 Fotoğraf: Emine Başa
(15 Ocak 1902 Selanik - 3 Haziran 1963 Moskova) "Destanımızda yalnız onların maceraları vardır" Şiiri, kişiliği, düşünceleri ve yaşayışıyla ilgili -olumlu/olumsuz- çok şey söylendi, yazıldı çizildi. Seveni olduğu kadar sevmeyeni de var. Ancak herkesin kabul ettiği tek bir gerçek var ki o da Nazım Hikmet'in büyük şair olduğudur. Bu yazıda olduğu gibi- yazılacakların/söyleneceklerin tekrara düşmesinin ise hiçbir sakıncası yok. Çünkü Nazım Hikmet'i ve şiirini anlamak, dayatılan hayatın can yakan yüzünü anlamaktır. Hele hele günümüzün kopartan, ayıran, parçalayan, köksüz bırakan postmodern kültürünün içinde insanlar benliklerini bu denli kaybetmişken! Döne döne anımsamalı/anımsatmalıyız onu. Kaybettiğimiz/kaybettirilen tarihsel, toplumsal ve bireysel duyarlılıklarımızı yeniden edinmeli, sadece an'ı yaşayan, kendine tapınan canlılara dönüşmeden dünyayı insana yaraşır bir biçimde yeniden örgütlemeliyiz. Yoksa bu utanç hepimizi boğacak! Kapitalizm hiç bir dönemde bu kadar vahşi ve kepaze, emperyalizm bu kadar utanmaz ve acımasız, insanlık bu kadar savruk ve örgütsüz olmamıştı. Eskiden düşmana bile saygı duyulur, daha şereflice savaşılırdı. Şimdinin (bunu hangi savaş türüne eklemlerseniz eklemleyin) savaşları da kirli ve lekeli! Sn. Musa Akar (1) "Modernite ve Göç" başlıklı yazısında güzel özetliyor: "Nesnelerin, meta olarak dolaşıma sunulup tüketildiği modern çağda, öznenin, kendi özerklik alanlarını korumasının koşulları da ortadan kalkmıştır. Özne, nesneler tarafından kuşatılmıştır. İnsan, varlık olarak varoluşunu gerçekleştirmede araç olarak el-altında bulundurduğu nesnelerin denetimi altına girmiştir. Özne, nesnenin aracı haline gelmiştir. Özne, nesnenin içinde kendini yitirmiştir. Modern çağın zamanı, metalaşmış nesnelerin zamanıdır." Elbette insanları örgütsüz ve dolayısıyla müdahalesiz bırakmanın en iyi yolu onun benliğini almaktır. Onu dilsizleştirerek itaat eden canlılar haline dönüştürmektir. "Post modern çağın sanal evreninde, diyalogsuz kalan özne, kendi ben(ini) de tinsel bağlamda metalaştırdığı için, monolog yapma yetisini de kaybetmiştir. Suskunluğun dili hiç değildir bu. Dilsizleşmiştir insan. Sözdeki gizemin, uyumun yitip gitmesi durumudur bu. Gürültüye kesilmiş bu evrende, kimsenin kimseyi anlamaya gereksinimi yoktur." (M. Akar/ Modernite ve Göç) Bu metalaşma, İnsanın duyumsayışını, düşüncesini, davranışını, ilişkilerini etkilediği kadar onun sanatsal üretimini de -elbette- etkilemiştir. "Büyük balığın, küçük balığı yuttuğu bu evrende, herkes, herkes için tehlikeli bir "öteki"(dir). Yutulmamak için kaçmak, yutmak içinde kovalamak zorundadır. Varoluşlarını, bir birlerine karşı kaçmak ve kovalamak edimleri üzerine kurmuş varlıkların diyaloga da gereksinmeleri yoktur." (M. Akar/Modernite ve Göç) "Öteki" tehlikeli olunca, her davranışın/eylemin/düşüncenin ve sanatsal üretimin "ben" odaklı olması kaçınılmazdır. İnsan, ben'inden gözünü ayırıp "öteki"ne bakabilme, "ötekini" anlayabilme/kavrayabilme ve buradan dünyayı anlamlandırabilme yeteneğini gömmüş görünüyor. Oysa sanat, insanın hayattan süzüp çıkardıklarını yeniden gerçekleyerek "öteki" insana sunmasıdır. İnsanda bir üst bilinç yaratarak hayatı anlamlandırması, inceltmesi, olumsuzlukları sanat aracılığıyla da sorgulayarak -çoğunlukla göstererek- törpülemesidir. Ve sanat insanı birleştiren, yanyana durmasını sağlayan, yerelliği işlerken bile evrenselleşebilmenin kaygısını duyan, evrenselleşebilendir. Çünkü -sosyal, kültürel, ekonomik- farklılıklar olsa da insanın hasletleri dünyanın her yerinde aynıdır. Benliğin bu denli yitmesinde hiç kuşkusuz özeleştiri kültürünün zayıflamasının, hatta giderek yok olmasının da büyük rolü var. "Ben yaptım oldu, ben söyledim oldu, ben yazdım oldu" anlayışının bir virüs gibi bulaşması, -çocuklar da dahil olmak üzere- bütün insanlığı sarması, -daha da ileri giderek- neredeyse genetik bir kodlamaya dönüşmesi (bu iddianın hiçbir bilimsel yanı yoktur!) dünyayı/insanlığı sisler içinde bırakmıştır. Birbirini üreten bir sarmaldır bu. Çünkü özeleştiri, insanın çevresindeki en küçük bir kıpırtaya dahi duyarlı olmasıyla, (bu kıpırtıya doğanın sesi de dahildir) en hafif anlatımla "öteki"ni anlaması/ -haklı bulmasa bile- saygı duymasıyla mümkün olabilir. "Öteki"ni tehlikeli bulmanın izdüşümünde bunu aramak safdillik olsa gerek. Ama aramalıyız! Bu "dilsiz dili" koparmalıyız! M. Akar, "Önce Şiir Vardı" adlı yazısında sanatsal üretimin günümüzde nasıl bir çıkmaz içine sürüklendiğini şu sözlerle açıklıyor:"Çağımızda, estetik duyarlılıklar ve sanatsal deha, iktidar-piyasa ilişkisinin sarmalı içinde boğulmaktadır. Piyasa, estetik dehayı ve şiirsel duyarlılığı metanın mitleştirilmesinin bir yöntemi olarak kullanmaktadır. Piyasa, metaların fiyatları hakkında şaşmaz bir kesinliğe sahiptir. Ama, değerler hakkında hiç bir bilgiye sahip değildir. Sanatın, salt estetik değeri onu ilgilendirmez. Yapıt, piyasayı, meta olması bağlamında ilgilendirir."Alan" ne kadar daraltılırsa daraltılsın, bu piyasa-iktidar sarmalının dışında, kendine özerk bir alan yaratabilen gene de yalnızca şiirdir. Çünkü şiir özü gereği meta olmaya uygun değildir." M. Akar'ın tespitlerine katılmamak mümkün değildir. Gerçekten de şiir bütün değerlerin alt üst olduğu günümüzde -aslında kadim zamanlardan bu yana- yalnızlaşan insanın tutunabileceği -sesini duyabileceği, yüzünü görebileceği, kirlerinden arınabileceği- biricik sanat ürünüdür ve "Her çağın kalıcı şiiri ve büyük şairleri vardır." (M. Akar/Önce Şiir Vardı) Nazım Hikmet büyük ve kalıcıdır. Bu yazının konusu Nazım Hikmet'in şiirini değerlendirmek değildir. Şiir konusunda kuramsal düzlemde söz söyleyecek donanıma sahip değilim. Ancak onun büyük şair olduğunu söyleyecek sezgi ve gözleme sahibim. Nazım Hikmet, sanatıyla hayattaki duruşunu örtüştürebilmiş ender insanlardan biridir ve günümüzde yolunu kaybetmişlere -hâlâ- güçlü bir fenerdir. Ona her zamankinden daha fazla ihtiyacımız olduğu çok açıktır. Bir sanatçıya ihtiyaç duyulur mu? Duyulur! Hele bu sanatçı şairse daha çok duyulur. Çünkü "Şiir saf değerdir. Değer ise fiyatla ilgili bir kavram değildir. Değer, insanın insan olarak kendi varoluşunu anlamlı kılan erdemler toplamıdır. Şiirsel olan insanın erdemli yönüdür. İnsan, şiirsel olan aracılığıyla, kendini günahkar bir varlık olarak anlatırken de, kahramanlık çağının yarı tanrı insanlarının soyluluğunu öyküleştirirken de insanlık durumlarını anlatır." (M. Akar/Önce Şiir Vardı) Nazım Hikmet'in büyüklüğü bana göre iki ana damardan besleniyor: Birincisi, Nazım, "öteki" insanı anlatan bir şairdir. "Kadim zamanlarda, şairin şiirinin içeriği ne olursa olsun anlatı nesnel olana dairdi. Şair kendisi şiirinin içinde yoktu. Homeros, İlyada ve Odysseia'da olup bitenleri anlatır, ama anlatının içinde kendisi yoktur. Parmenides mitolojinin kavramlarını dönüştürerek şiirsel olanla felsefi problemleri açıklamaya çalışır; ama, kendisini anlatmaz. Pekiyi o çağın şiirinin öznesi yok(mu)dur? Öznesiz şiir olmayacağına göre elbette vardı. Özne şairin kendisi değildi, ötekiydi. Ötekine ait insanlık durumlarıydı şiirin anlatısı." (M. Akar/ Önce Şiir Vardı) Günümüz şiirine baktığımızda "ben"in çok fazla işin içinde olduğunu tespit etmek hiç zor değildir. Nazım'ın derdi "öteki"yledir. Açları anlatmaktır. Ama bunu yaparken kaba bir yoksulluk edebiyatına düşmez. Çünkü o bunun sistemsel olduğunu bilir. "Öteki"ne, açlığın-sefaletin-eşitsizliğin-sömürünün bir sistemden kaynaklandığını gösterir/anlatır. Bir sanat ürününün, tarihsel-toplumsal-bireysel ayaklara oturmadıkça dünyayı değiştirebilme gücünün olmadığının ayırdına genç yaşlarda varmıştır. Öz onun için önemlidir. Elbette şairdir ve estetiksel ögelere öz kadar dikkat eder, buna kafa yorar: "Bu kitaptan sonra, şekil meseleleri, hele hapse girdikten sonra, kafamda bir kat daha berraklaştı sanıyorum. Evvela, hiçbir şekil imkânını, tarzını inkâr etmiyorum. (...) şekli öylesine öze uydurmak istiyorum ki, şekil, özü bir kat daha belirtsin, ama kendisi, yani şekil belli olmasın. Güzel bir kadın bacağını bir kat daha güzelleştiren, fakat kendisi belli olmayan ince bir çorap gibi. Bu bugün tercih ettiğim şekildir, ama elbette ki, yarın rengârenk şekilleri de tercih edebilirim. (...)" (Ekber Babayef / "Nazım Hikmet Kendi şiirini Anlatıyor") (2) Bu nedenledir ki Nazım Hikmet şiirin gücüyle farkına vardırmanın en güzel örneklerini vermiş, hayatın yanlış örgütlenen yüzünü göstererek kitleleri etkileyebilmiştir. "Ben de gençliğimde az sekter değildim." Nazım Hikmet'in büyüklüğü sadece şiirinin iyi oluşundan gelmiyor; o aynı zamanda şiiri benliğine sindirmiş, şairsel duruş edinebilmiştir. Yani Nazım'ı büyüten ikinci ana damardır özeleştirisini yapabilme/alçakgönüllü olabilme/davranabilme yetisi. Ne demektir şairsel duruş? Mahmut Temizyürek (3) fazladan söze gerek bırakmıyor: "Biyografisi, şairliğinin onun yaşamını kolaylaştıracak birçok fırsatı nasıl görmezden geldiğiyle doludur. Amacına bağlı biçimde kullandığı şiir aracından yapılmış şiirsel bir benlik oluşturmuştur; Yunus Emre, Mevlâna, Pir Sultan Abdal gibi, tarihte sayısı pek az olan bir şiirsel benlik. Bilinci, bu şiirsel benliğin kendisine uygun gördüğü, gözettiği, 'Destanımızda yalnız onların maceraları vardır' dediği, onlara adanmış, onların emeğinin özgürleşmesiyle kurulacak dünyanın bilincidir. Yaşamı, bu bilincin şiirde de canlanmasını sağlayıp bilinçlerde canlanmasına adanmış bir yaşamdır. Şiir de bunun içindir, şairlik de, devrimcilik de." Nazım'sa Ekber Babayef'le olan yazışmalarında bu içselleşmeyi kendi ağzından şöyle açıklıyor: "Zaman oldu, büsbütün tersine, en sade, en göze görünmez şekillerle halka türkümü dinletmek istedim. Bence öylesi de lazım, böylesi de, daha nice nicesi de. Sanatkâr, halka türküsünü dinletmek için en uygun şekilleri durup dinlenmeden, ömrünün sonuna kadar aramak zorundadır. Bazen bu araştırmalar aylarca süren bir baş ağrısından, sinir bozukluğundan başka sonuç vermez. Olsun. (...)" (Babayef, "N. Hikmet Kendi Şiirini Anlatıyor", Konuşmalar, ss. 180-186) Onüç yıl, Moskova'da Nazım'la neredeyse birlikte yaşayan çevirmeni Ekber Babayef, onun kendi sanatı üstüne konuşmaktan hiç hoşlanmadığını, kitapları için önsöz yazmayı hiç sevmediğini söylüyor. Zorla yazdığı önsözlerden birinde söyledikleri ise günümüzün o çok "tepelerde" duran, şiiri üzerinde konuşmaktan hiç hoşlanmayan, eleştiriye tahammül gösteremeyen, "ben yazdım oldu" anlayışı ile -aslında ben'ine aşık- aynasında debelenip duran şairlerine (sadece şairlerine değil; "öteki"ni yok sayma dalgasına kapılarak "elit"leşen, şiiri de "elit"leştiren, şiir eleştirisi-incelemesi yapan eleştirmenlerine de) müthiş bir yanıttır: "(...)Çocukluğumda, imlada çıkan yanlışlarımın doğrularını en aşağı yirmi beş kere yazdırtıp beni cezaya çarparlardı. Şimdi, çarpıldığım en ağır ceza, basılan kitaplarıma önsöz yazmak. Kitap ortada, okuyucunun da aklına fikrine güveniyorum. Zaten güvenmesem, kitabımı okusun diye önüne sürmezdim. Öyleyse önsöze, hele benim yazacağım önsöze ne lüzum var? Ben sanatı şöyle anlarım, böyle anlarım demekteki mana ne? Sanat görüşüm, bu görüşün nasıl geliştiği, ne gibi değişmeler geçirdiği, hele böyle bir 'Seçme Yazılar' kitabımı okuyan için belli olmuyorsa ne yapsam faydasız. Benim önsözüm de, kitabı düzenleyenin sonsözü de faydasız. Ama işte, bütün bu söylediklerime bakmaksızın, önsözü yine de yazıyorum. Dudaklarımı kemiriyorum, alnımı kırıştırıyorum, kalkıp kalkıp oturuyorum, ama yazıyorum. Neden? Niçin? Çünkü ne yapmak istemişim de, ne yapabilmişim; hasretim neymiş de, bunun ne kadarını gerçekleştirebilmişim, belli olsun istiyorum. Yani ben sanat görüşümü, ne yapmak istediğimi, hasretimi okuyucuya söyleyeceğim. O, bakacak, yaptıklarımı, yapabildiklerimi okuyacak, ölçecek. Ayrılık varsa görecek. Elbette var. Hasretimiz gerçekleştirebildiğimizden çok ilerde, çok büyük. Ayrılık var, ama aykırılık, zıtlık yok. Ben sanat görüşüme aykırı tek satır yazmadım, yazmamaya çalıştım." Nazım Hikmet'in yanıtları bununla da kalmıyor. Bu yazının ana fikrine argüman olabilecek ne varsa -yorum yapmaya gerek olmaksızın- Nazım kendi ağzından söylüyor. Aşağıdaki uzun alıntı, okuma sabrı göstereceklere faydalı olacaktır. (...)Sanat bahsinde sekterlik [yobazlık] en büyük düşmanımızdır. Sekterlik nihilistliğin [yadsımacılık] bir çeşididir. Sekter, bir şeyden, kendi zevkinden başka her şeyi, bütün görüşleri inkâr eder. Hele şekil meselesinde sekterliğin kötülükleri sayılamayacak kadar çoktur. Kafiyeli, vezinli şiir yazılmaz diyenler de, kafiyesiz, vezinsiz şiir yazılmaz diyenler kadar dar kafalıdır. şiir öyle de yazılır, böyle de. Edebiyat dili, hele şiir dili hayallerle, teşbihlerle falanla ortaya çıkar, ancak böyle bir dil şiir dilidir demek ne kadar yanlışsa, tersini kabul etmek de o kadar yanlıştır. Gençliğimde, ben de az sekter değildim. Klasik halk vezinleri ve kafiyeleriyle şiir yazdıktan sonra, şekilde yenilikler aramaya başladım, kendime göre bir çeşit serbest vezinle yazmaya başladım. Bunun temelinde yine de halk şiirinin ölçüleri, hatta bazen aruz vardı, kafiye ve dil bahsinde de öyle, ama şiirin yalnız böyle yazılacağını, bunun biricik şiir şekli olduğunu iddiaya kalkıştım. Uzun zaman sevda şiiri yazmadım. Hatta şiirlerimde "yürek" kelimesini kullanmadım, yürek şuurun değil, duygunun sembolüdür diye. Zaman oldu en renkli, en ahenkli şekillerin peşinde koştum. Halka söylemek istediklerimi bu şekillerle söylersem daha hoşa gider, daha kolay dinlenir, daha dokunaklı olur diye düşündüm. (...) (Ekber Babayef, "Nazım Hikmet Kendi şiirini Anlatıyor") (...) Ben şimdi bütün şekillerden faydalanıyorum. Halk edebiyatı vezniyle de yazıyorum, kafiyeli de yazıyorum. Tersini de yapıyorum. En basit konuşma diliyle, kafiyesiz, vezinsiz de şiir yazıyorum. Sevdadan da, barıştan da, inkılaptan da, hayattan da, ölümden de, sevinçten de, kederden de, umuttan da, umutsuzluktan da söz açıyorum, insana has olan her şey şiirime de has olsun istiyorum. İstiyorum ki okuyucum bende, yahut bizde, bütün duyguların ifadesini bulabilsin. 1 Mayıs Bayramı'na dair şiir okumak istediği zaman da bizi okusun, karşılıksız sevdasına dair şiir okumak istediği vakit de bizim kitaplarımızı arasın.(...) Şiir olduğu sürece umut vardır. İçinde bulundukları dönemi ve sonraki dönemleri de etkileyebilen şairler olduğu sürece umut vardır. Çünkü şiir toplumları, dünyanın yanlış örgütlenen maskeli yüzünü değiştirebilme gücüne sahiptir. Tekrarlayalım, "Şiir saf değerdir..." Eğer böyle olmasaydı Nesimi'nin derisi yüzülmez, Lorca kurşuna dizilmez, Ritsos, askeri cuntanın esir kamplarında çile çekmez ve Nazım yıllarca hapis yatmaz, memleket hasretiyle ölmezdi. ............. Emine Başa . Notlar: 1- Musa Akar/Mersin Üni. Fen-Edebiyat Fak. Felsefe Böl. Öğr. Gör. . 2- Ekber Babayef/Azeri kökenli Türk edebiyatı doçenti. Nazım'ın Moskova'daki çevirmeni. . 3- Mahmut Temizyürek/Şair-denemeci
|