
1. GÜN / Yağmur Kapısı Yağmur yağıyor. İri ve çığırtkan damlalar düşüyor gecenin düşlerine. Pencereyi sonuna kadar açtım, kapıyı kapattım! Odadaki bütün ışıkları karartıp mumları yaktım; nargileden bozma abajurun ölgün ışığını da... Seviyorum bu ışığı. İçimin renginde kırılıyor sızdığı yerlerden; bir köşede yaz-kış hep sonbahar gibi duran ağacımın dallarına konduruyor öpüşlerini. Bu öpüşleri sana benzetiyorum; yalnız, suskun, kaçkın, düşbaz, denizle yorgun ve şimdi yağmurla ıslak... Yağmurla ıslak öpüşlere hazırlıyorum kendimi bu gece. Küçük bir meyve tabağı hazırladım, çerez iliştirdim yanına, kadehsiz yudumlamak için bir kayık şarapçısından alınmış kırmızı şarabım vardı özenle sakladığım, onu da açtım... "Bunu özel bir günde benim için iç," demişti, onunla bir geceyarısı söyleştiğimiz o yakamozlu gecede. "Köpek öldürür ama insana dokunmaz bu meret! Hele o insan uzaklara atmışsa yüreğinin bir kıyıcığını." Yüreğimin bir kıyıcığı yüzün, ortası sen, içi ateş... Yakışsın diye yüzüne, yakışsın diye sana ve yakışsın diye ateşe Callas'ı koydum müzik kutusuna. Callas boşalınca zincirlerinden yüzün benim oldu. Denizde bırakmıştım martı gözlerini, deniz benim oldu, yağmur bahane. Zaten hep bir bahane yüreğim. Hep sen, hep bir yangın yeri... Gezegendeki bütün insanların gözyaşlarını birleştirsen, bulutların bütün damlalarını toplasan da yok, sönmüyor bu ateş! Yağmur da boşaldı zincirlerinden. Bu ıslaklıkla üşüdü dallarım. Hemen topladım öpüşlerini. Üşümesin öpüşlerin. Çünkü üşüyünce öpüşlerin, yaprakların üzerindeki çiy taneleri dökülüyor. Yapraklara çiy tanesi yakışır! Bir çiy tanesi bu akşam, ha düştü ha düşecek, toprağa karışıp börtü böceği besleyecek, yıllar değil ömrümüz geçiyor kapılardan, geçecek... Yaşadıklarımız -yaşayamadıklarımız en çok- ömrümüzün kapıları, o da gömülecek! Üzerinde isim yazmayan bir kapı olmak isterdim aydınlık gözlerle itilip giriliveren. Hep aralık ve tanrı misafirine sevdalı... Kapının ardında koca bir sofra, sofrada rengârenk karanfiller ve tertemiz bir adalet... Tanrı misafiri mi dedim? Yanlış! Dünya misafiri... Yani, martının gözlerindeki kadim şiir! Ama kapıların üzerindeki isimlere meraklı insanlar. Güm güm vurmaya da... Karanlık gözlerle az kırıp girmediler içeriye! Girip girip az dağıtmadılar sofraları, girip girip az toplamadılar karanfilleri. Kokusunun unutulmaması bundan. Sakatlanmış ruh vazosu bu dünya! Vazgeçtim kapı olmaktan! Kapının üzerine asabileceğim bir kartvizitim yok! Ve vurulmaya gücüm... Zaten börtü böcek olabileceğimden bile kuşkuluyum! Benim kimsem de yok! Ne şeker yiyecek, ne de bisiklet çevirecek sokaklarda. Dağlarım var, bir de deniz... Onlar uzatıyor bazen badem şekerini. Denizinki yosun, dağlarınki kekik kokuyor. Bildik, alışıldık kokuların-tatların dışında, kekremsi, acı... Bildik, tanıdık kokular-tatlar olmayınca uykularım bölünüyor. Uykularım bölünmesin diye kimsenin elinden badem şekeri almıyorum ben de! "Tanımadığın insanların elinden bir şey alma," derdi annem. Yabancı yabancı bakan çirkin bir surat bu dünya! Ah yabancı gözlerim! Saçmalıyorum, evet! Saçmalamayı bu okulda öğrendim. Dehanın okulunda... "Konuşmak çok şey öğretir insana, ama dehanın okulu yalnızlıktır," demiş ya biri. Kim? Hatırlamıyorum! (Hatırlamadığım ne çok şey var!) Ama gittim, seni alıp geri döndüm dehanın okuluna. Bildik, tanıdık bir kokuydun sen. Karanfil kokunu hiç unutmamıştım ki, sadece bir süre için gizlemiştim yüreğimin kuyusuna. Çıkarıp aldım kokuyu kuyudan. Öpüşlerini sakladığım o ışığın kuytusuna sakladım. (Kuyu kokusuz kaldı! Şimdi o uyuyamıyor yatağında. Kuyu başının çaresine baksın!) Derslere daha coşkulu giriyorum artık ve daha az kırılgan... Hayır yanlış! Kırılganlık boyut değiştirdi. Şimdi nasıl anlatsam bunu?! Vazgeçtim anlatmaktan. Zaten dilimin olduğundan bile kuşkuluyum! Hocalarımdan biri bir tavsiyede bulunmuştu görünce acı ve kekremsi tatlarla boğuştuğumu: "En çok özlediğin kim varsa ara, bul onu. O, uzaktan geçen görkemli geminin peşinde koşarken seni göremese de sen dene hayatı. Kendin için... Dene ki başlangıçlar oluşsun, bul ki kaybetmeye bahanen olsun. Hep bir bahane yüreğim... Hep bir... Ne? Bilmiyorum! (Hocalarım bilge kişi. Burada öğrendiklerimi tahmin bile edemezsin. Sadece anlatabilmeyi öğrenemedim. "Anlatabilmeyi öğrendiğin gün, anlatacak hiç bir şeyin kalmayacak!" diyorlar.) Bildiğim, en çok özlediğimin sen olduğu bütün bu zamanlar boyunca ve süreç kendini tamamladı. Zaman, seni alıp dağlara çıkma zamanıdır! Dağ mı dedim? Yanlış! Seni alıp denize düşme zamanıdır! Deniz, denizde döllemedi mi ipin ucunda bıraktığı sözlerini? Şimdi özlem kaçmak ister mi dersin başka yüreklere bahane olmak için? "Eğer ben özlemişsem ve silmemişsem, o da özlemiş ve silmemiştir," diyorum. "Görkemli geminin ardından koşarken bile beni aramıştır." Bahaneye bak! Bahaneler ve gerekçeler... Uydurduklarıma inanmayı da bu okulda öğrendim. Örneğin: büyümüşsün yüzünün çizgileri oturmuş durulmuşsun sözlerin -sözlerini hep sevdim- yaşamın dikenine tutkun ama hala çığlık çığlığa utangaç avaz avaz suskun gözlerin -gözlerini hep sevdim- nehirler boyu acı denize düşen çocuk ah martı Hem utangaç, hem çocuk, hem de suskun olup böyle ateş gibi yakmayı nasıl beceriyorsun? Hadi yağmurumdan geç! 2. GÜN / Deniz Kapısı
Seni alıp gelmemin üzerinden saatler geçti; nazlı sarmaşıklar dolandı dehanın okulundaki o huzur dolu bahçeye. Haziran gölgelendirdi yanmaktan kavrulmuş o iki kapının hâlâ yerinde duran heybetini. Sen ve ben olarak çizilen resmin en göz alıcı figürü o kapılar. Yalnızca gören gözlere bakan, gören gözlere kendini açan, yabancılaşmamış bir devasa A-Ş-K... Kaç defa geçtiğimi anımsamadığım o kapılarda öğrendim hayatın beklemek ve ummaktan ibaret olduğunu. Sen ve ben kapısında ağlarını ören örümcekleri kaç defa temizlediğimi hatırlamıyorum bile. Ama o örümcekleri temizlemek de sana yakın olmaktı, sana yakın olmaksa kendime bir karanfil vermekti her defasında. Karanfillerim vazoda birikti. Hâlâ karanfil topluyorum şimdi oturduğum şu sahilde. Gelmeyeceksin biliyorum: Görkemli geminin ardında kimbilir nasıl çırpınıyorsundur Yok Ülke'yi bulabilmek için, nasıl bir heyecanla açılıyorsundur enginlere. Bu çırpınışlarının sesini duymak için geliyorum her gün aynı saatte içimi sağaltan şu sahile. Duyuyorum sesini! Sessiz yıldırımlar geçiyor anlatamadığın her bir hecenin içinden; Dünya'nın yangını, kiri-pası geçiyor; hırlısı-hırsızı, kansızı-kanlısı, kalleşi-katili, aşksızı-aşksızlaştırıcısı geçiyor. Ve Musa'nın asasına öykünen ellerinin çaresizliğinde patlıyor. Keşke bu kadar kolay olsaydı mucizenin rengine damlamak! Ama benim içime damlıyorsun, tıpkı bir ressamın gözeneklerini doldurmaya çalıştığı tuval gibi dolduruyorsun tenimi. Renksizliğim karanfilleniyor; beni benliyorsun, benekliyorsun, beklemelerimi beklentisizliğe yatırıp dinlendiriyorsun. Ve A-Ş-K, aşksızlaştırıcılara inat orada büyütüyor da hecesini, ortadan ikiye bölüveriyor o derin suları. Geçilemeyecek sanılan karşı kıyı şimdi ne kadar yakın! Nasıl da üstüne kapanmış deniz, alıverip içine kötülükleri. Karşı kıyıda sen, bu yakada ben ve bütün dünya... Bu mucizeyi gerçekleştiren sensin A-Ş-K! Hava bozdu, sahil karıştı! Karanfillerle süslediğim mucizemi alıp gidiyorum ben; dehanın okulundaki o iki kapının üzerine asacağım. Hadi denizimden geç! ..................... Emine Başa Haziran 2006
|