 Fotoğraf: Emine Başa
HAVA Bahardan az önceydi. Yerküre, hep beklediği gibi Eros'un okunu sessizce bekliyordu. Ne Eros bekletirdi bekleyenleri, ne bekleyenler Eros'un okundan kuşku duyarlardı. Milyonlarca yıldır bu döngü böyle devam ederdi. Evrenin başlangıcında, henüz her şey karanlıklar içindeyken, koca siyah kanatları olan gece tanrıçası Nyks'in rüzgâr ile sevişmesinden doğmuştu O. Bir yarısı yer, bir yarısı gök olan ölümsüzlerin en yakışıklısı, ilk ışıldayandı. Dünyanın devinim gücü, çoğaltıcı dürtüsüydü. Aşk tanrısıydı. Görevi soyun sürekliliğini sağlamaktı; soyun, tohumun ve toprağın... İşte şimdi yerküreyi yeniden döllemeye hazırlanıyordu. Dölleyip yaşama sevincini aşılamaya. Okuyla patlatacaktı yerkürenin tohumlarını bir bir. Önce havanın, sonra suyun ve daha sonra da toprağın... Dirilecekti ölümle eş uykuya yatanlar. İlk okunu havaya attı Eros. Tanrılar tanrısı Zeus, Olympos'un tepesinden bağırdı neşeyle: "Bravo! Tam isabeeet! Isınsın hava, ısınsın da yağmur getirsin bereketli topraklara. Isınsın şu zavallı ölümlüler! Isınsınlar da üzerlerindeki miskin hava dağılsın!" Sevindi Eros. Yerküreyi yemyeşil seyretmeyi, insanların coşkuyla oradan oraya koşturmasını, aşkın cıvıldaşıp baharla sevişmesini çok seviyordu. Mart ayı geldiğinde yerinde duramıyordu bu yüzden. İşte ilk adım tamamlanmıştı. Şimdi sıra sudaydı... SU Eros'un bir haftalık zamanı vardı. Hep yaptığı gibi, aşk ve cinsellik tanrıçası, neşenin arkadaşı Aphrodite'nin yanına gitti. Okunu suya atmadan önce hep ona danışırdı. Ne de olsa deniz Aphrodite’ten sorulurdu. Çünkü o denizlerdeki dalgaların köpüğünden doğmuştu. Aphrodite, yaşamını, doğan bütün erkek çocuklarını yemek gibi bir huyu olan gök tanrısı Ouranos'un en son oğlu Kronos’a borçluydu. Kronos, Ouranos'un gazabından kurtulmayı başarınca, kendi hayatını kurtarmak ve babasını doğurtan olmaktan uzak tutmak için bir gün babasını pusuya düşürüp erkeklik organını keserek denize savurdu. Ouranos'un organları uzun süre, çevrelerinde beyaz bir köpük (aphros) oluşuncaya kadar denizde oradan oraya sürüklendi. Ve bir süre sonra bu tanrısal köpükten Aphrodite yükseldi. Aphrodite, Eros'un tersine üremekten bağımsız, katıksız cinselliğin anasıydı. Tatlı bir ten hazzına, yumuşaklığa, muzip bir gülüşe sahipti ve çok kıskançtı. Eros'u da kıskanıyordu. Onun, soyun sürekliliğini sağlayan üretme gücüne hayrandı. Kendisi yapamıyordu. Çünkü sadece aşktan haz alıyordu. - Yine geldin mi ölümsüzlerin en yakışıklısı, dedi Aphrodite Eros’u görünce. Sarayının -saray Olympos'un en yüksek tepesindeydi- terasında, büyük bir dürbünle aşağıyı seyretmekteydi. - Evet tanrıçam. Cemrenin zamanı geldi. Suya atacağım okumu. Deniz dibindekiler yüzeye çıksın, yumurtalar-larvalar patlasın, oksijen daha iyi emilebilsin diye ısıtacağım suyu. Tabii iznin olursa... - Ne sıkıcı! Bir şey yapmak için zamana ihtiyaç duyulması... Oysa benim canım ne zaman isterse sevişebilirim. Eros her zaman utanıyordu bu güzeller güzeli tanrıçadan. Başını öne eğdi. Aphrodite bir kahkaha attı. - Gel bak. Akşamdan kalma sevişmemin izi denizin üzerinde hâlâ duruyor. Hâlâ kımıl kımıl, hâlâ köpük köpük... İşte bu köpük başını döndürüyor ölümlü insanların. Bu köpük aşk, bu köpük şehvet, bu köpük şiir... Gel bak, gel... Eros yaklaştı. Uzun dürbüne tek gözünü yaklaştırdı. “Kayalıkların kıyısına oturmuş bir şeyler yazan kadını görüyor musun,“ dedi Aphrodite. “Evet, “ dedi Eros. Upuzun sahilde, büyük bir kayalığın üzerinde oturan, rüzgârdan kendini korumaya çalışarak elindeki deftere bir şeyler yazan kadını görüyordu. Deniz kabarmıştı. Aphrodite köpük köpük kıyıda dansediyordu. - Bu kadın bir aşık. Her gün gelir bu kıyıya ve benimle söyleşir, ulaşmayacak mektuplar yazar sevdiğine. Onu okunla vurmuş olmalısın! - Hayır! Ben... - Tamam tamam anladık! Sen dölletensin! Soyun sürdürücüsü ! Zaten bu kadın da daha çok benimle ilgileniyor. Soyla falan ilgilendiği yok ! Yazdıklarını okuyabiliyor musun? Kadının yazdıklarını okuyamıyordu Eros. İç sesini kullanarak Zeus'a seslendi: "Neden esiyorsun yine deli deli ey Zeus? Şu rüzgârını biraz hafiflet! Uçuşuyor defterin yaprakları ve bir şey okuyamıyorum. " Zeus, " Çünkü çok öfkeliyim. Karım Hera'ya sinirlendim. İki dakikalık izin sana. Çabuk oku ve beni öfkemle bırak ! " diye karşılık verdi. Rüzgâr bir an durunca okudu Eros kadının yazdıklarını : öyle bir köpük köpük köpük dalga unuttu mavi olmayı çıplaklığını içime bıraktı da köpüğe dikti tenini yakıştı öfkenin rengi tuz fısıldadı kulağıma aşkı yak gemileri yak kendini yak vur cesedini kıyıya vurarak sus parçalanarak sus kaybolarak sus ki aşk bahane yaratır yeniden yakmalara yanmalara yanmalara kim demiş dili kırmızı öfkenin bal gibi mavi unutsan da deniz yansıtır susmanın dili derin vur parçalan kaybol ve sus köpük köpük - Evet, okudum. Gerçekten de seninle daha çok ilgileniyormuş, dedi Aphrodite’e. - Ama şimdi ben oklarımla ilgilenmeliyim. Onu temizlemeli, yeni cemrelere hazırlamalıyım. Daha sırada toprak var... - Ne o, kıskandın galiba, dedi Aphrodite şuh bir kahkaha patlatarak ve muzipçe ekledi: - Öyle çok ki benimle ilgilenen insanlar. Bu kadın gibi binlercesi var dünyanın her yerinde. Sadece aşk için, haz için yaşayan, soyun üremesinden bağımsız, buna kayıtsız... Sense hâlâ insanları birleştirip yenidoğanlar yaratmak için uğraş bakalım! - Ama sevgili tanrıçam, başka türlü yerküreyi nasıl yaşatırız? Nasıl sağlarız Kosmos'un düzenini? Ben olmazsam bu nasıl mümkün olur? Aphrodite Eros'un bu saf ve temiz haline bayılıyordu. Gerçekten de bu saflık olmasa ne yerküre yaşayabilir ne de Kosmos'da her şey bu kadar yerli yerinde olabilirdi... "Haklısın Eros," dedi, "sen bana bakma. Bilirsin ben sadece ten hazzından anlarım. Seninle eğleniyordum! Hadi, Mart beklemez, yerküre beklemez ve de tohum beklemez... Periyodu tamamla artık." Eros, her zamanki saflığına yenik düşmüş, Aphrodite'in keskin zekasının ürünü olan o tatlı ironisinin kurbanı olmuştu. Oklarını alarak dinlenmeye çekildi. Bir hafta dolduğunda okunu suya fırlatmak üzere hazırdı Eros . Aphrodite yanıbaşında ona yol gösterdi: "Tam şuraya, suyun kalbine fırlatmalısın okunu," dedi, "ki ısınsın bedenim. Tenimin her yerinde balıklar oynaşsın. Köpüğüm yumuşasın. Tatlı salınışlarla insanlara huzur versin. Kıyıları doldursunlar sevgiyle, aşkla..." Eros gerinip oku fırlattı . "Tam isabeeet!" diye bağırdı bu kez Aphrodite. Yüzü ışıdı Eros'un. TOPRAK Tanrıçasına veda edip toprak denilen, yaşamı veren ve alan Büyük Evrensel Anne'nin, koca memeli Gaia'nın yanına gitti. Ondan da izin alması gerekiyordu. Topraktaki tohumların, börtü böceğin sahibi oydu. Gaia büyük bir coşkuyla karşıladı Eros'u. "Gel benim dölletenim, gel benim, ağacımı, dalımı, yaprağımı, otumu, çiçeğimi coşturanım. Tohumlar, kökler seni bekliyor, gel..." Eros en çok Gaia'dan sevgi ve ilgi görüyordu. Ona sarıldı. " Bu defa da hazırım sana Büyük Evrensel Anne" dedi. " Son okumu, çocuklarının doğumuna hazırladım. Patlasınlar bu baharda da. Patlasınlar ve yeşile döndürsünler dünyayı. Sonra birlikte seyredelim varettiklerimizi." - Seyredelim ya Eros’um. Sancılarım çoğalmıştı. Kurtar beni bu sancılardan! Bir hafta sonra Eros kurtardı Gaia'yı sancılarından. Ve büyük şenlikler düzenlendi Olympos'un yükseklerinde... Cemreler düşmüş, yerküre ısınmıştı. Şimdi seyreyleme zamanıydı. YANSIMA Upuzun bir sahilde, büyük bir kayalığın üzerinde oturan bir kadın, yukarıda olanlardan ve seyredildiğinden habersiz defterine bir şeyler yazıyordu. Deniz sakin, rüzgâr durgundu. Bulutların arasından yüzünü gösteren güneş ısıtıyordu. Dağların silüeti -en tepelerde kar olmasına rağmen- güneşin ışınları ile pırıl pırıldı ve havada baharın kokusu vardı. Kadın bir yandan yazarken bir yandan da yanındaki bahar dalını okşuyordu... "Baharlar açmış! İşte erik, şeftali... Bu sevinci paylaşır mısın? Sana bir bahar dalı gönderiyorum. Koparmaya elim varmadı önce. Ama biliyorum ki sen onu yeşertecek, gözün gibi bakacaksın... Kırlara gitmeli şimdi. Papatyalar da açmış mıdır? Ya gelincikler, çiğdemler?.. Bu güzelim memlekette dağlar, ovalar yeşile kesmiştir, yeşilin her tonuna... Yollarda olmak isterdim. Uçsuz bucaksız, kıvrıla kıvrıla dönen yollarda. Börtü böcek içinde... Bir yanım sızlıyor! Ah! Nasıl da sızlıyor! Bu güzellikleri yok ediyoruz. Çocuklarımızı betona alıştırıyoruz. Yeşili göremeyecekler, göremeyecekler! Neyse ki bahar iyimserliğimi artırıyor. Doğa direniyor bir avuç insanla birlikte. Direnmeli, direnmeli! Direnmek deyince aklıma gelen bir masalı anlatayım mı sana? Küçücük bir masal bu; garip bir ülkede, yaşamak için direnen AKASYA’nın masalı... “Akasyacık bir gün sürgün vermeye çalıştığı yerden, başını toprağa daldırdığı gibi bir gezintiye çıkmış. Merhaba kestane, merhaba çam... Kimsin, nesin, nerelisin derken, lâf gelmiş mi bizim Akasya’nın köküne! Bir uğultudur başlamış rüzgârdan. Kökü dışarda..kökü dışarda..kökü dışar...kökü...“ * O günden sonra bizim Akasya’nın başına gelmeyen kalmamış! Koca koca gövdelerini ayakta tutmak için toprağın en derinlerine kök salmış olan kestane, çam gibi ağaçlar bir gün bile o karanlık, nemli, solucanlarla dolu yer altından, şöyle başlarını uzatıp bakmamışlar aydınlığa. O kadar korkuyorlarmış ki aydınlıktan. Akasyacığı, başka ağaçları kandırmasın diye yanlarından kovmuşlar. Kendilerine benzeyen bütün ağaçları uyarmayı da ihmâl etmemişler. Akasya şimdilerde hâlâ çiçeklerini açabileceği bir yer arıyormuş. Bulur mu dersin? Dedim ya, BAHAR İYİMSERLİĞİMİ ARTIRIYOR. BAHAR İYİMSERLİĞİMİ... BAHAR..." ............ Emine Başa Kaynakça: Arkeoloji ve Sanat Yayınları/ Antik Yunan'da Mitoloji * Ruhi Su'nun sesinden
|