Oyku - EMINE BASA...*Ben kendimi gözlerime söyledim.* - Blogcu



EMINE BASA...*Ben kendimi gözlerime söyledim.*
br


TANIM


Şiir ve edebiyat, hayatın bazen bakmayı hiç istemediğimiz ayna yüzüdür. O aynaya bakmaya cesareti olanlar, hayatı değiştirme cesaretini de yüzlerinde taşıyanlardır............... ***EMİNE BAŞA*** İletişim:eylulguz@gmail.com



İçerik

* Ana Sayfa
* Profilim
* e-mail
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Son yazılar


-DENİZLE KONUŞMALAR -ÖFKE!
-İKİ KAPI
-DENİZLE KONUŞMALAR -Bildim Seni Hayat!
-DENİZLE KONUŞMALAR - Mavim gül...
-DENİZLE KONUŞMALAR - Rüya
-EYLÜL'ÜN UTANCI!
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -I-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -II-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -III-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -IV-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -V-
-DENİZLE KONUŞMALAR -Eller...
-DENİZLE KONUŞMALAR -Ortalama 40 çöp yalnızlık...
-DENİZLE KONUŞMALAR -Ayıp yazı!
-DENİZLE KONUŞMALAR -Zırva!

Son yorumlar


sadece benden.
şirin ses ve anlam birliği...
Teşekkür...
Üzgünüm dedi hayat..
Ikinize dair..
...
teşekkür
Ya öncesi; ya sonrası arası yokkk...
Yine aynı "SON"... (Benim için)
Ben herkesi kayda alırım!

Kategoriler




Dost Siteler/Okunası yazılar

<%Okunası yazılar%>
* İKİÇİFTLAF
* BEYHUDE EDEBİYAT
* EMEĞİN SANATI
* EMEĞİN SANATI2
* İBRAHİM KAYA
* HÜSEYİN ŞİMŞEK
* ŞERİF ERGİNBAY
* NECMİ OTÇU
* küresel barış
* küresel eylem
* küresel ısınma
* greenpeace/turkey
* Devrimci erkekler nerede?
* barışa rock
* "hrant'ın katilleri!.."


******************





*Sitedeki yazıların tüm hakları
ve sorumluluğu yazara aittir.
yazıların izin alınmadan veya yazara
atıf yapılmadan kopyalanması ve kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na
göre suçtur.*



******************



“Masumiyet, özgürlüğün sıkıntılarından hiçbirine katlanmadan nimetlerinden yararlanmaya kalkışmaktır.”


Pascal Bruckner

"Masumiyetin Ayartıcılığı"



*********************





İKİÇİFTLAF'ı Ziyaret Edin

*********************



"Hayat Fotoğraftır.

Karelerinin sanat

olabilmesi için

işçilik gerekir."

*Emine Başa*



EMİNE BAŞA

Fotoğrafları için

slideshow'un üzerini tıklayınız..



*******************


ENGİN BAŞA

Fotoğrafları için

slideshow'un üzerini tıklayınız..




*******************



İNSAN HAKLARI

EVRENSEL BEYANNAMESİ






Madde 1--

Bütün insanlar özgür, onur ve

haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve

vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik

anlayışıyla davranmalıdırlar.


Madde 2-

Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil,

din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal

veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya

herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin

bu bildirge ile ilan olunan bütün haklardan

ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.

Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet

altında veya özerk olmayan ya da başka bir

egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı

olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu

devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya

uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım

gözetilmeyecektir.


Madde 3--

Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği

herkesin hakkıdır.


Madde 4--

Hiç kimse kölelik veya kulluk altında

bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her

türlü biçimde yasaktır.


Madde 5--

Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce,

insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda

bulunulamaz ve ceza verilemez.


Madde 6--

Herkesin, her nerede olursa olsun,

hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.


Madde 7--

Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım

gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak

yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye

aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve

böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya

karşı eşit korunma hakkı vardır.


Madde 8--

Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış

temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili

ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna

başvurma hakkı vardır.


Madde 9--

Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz,

tutuklanamaz ve sürgün edilemez.


Madde 10--

Herkesin, hak ve yükümlülükleri

belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken,

tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir

mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini

istemeye hakkı vardır.














*********************




KÜRESEL SU ADALETİ HAREKETİ



"SU, DÜNYA HALKLARININ ORTAK KULLANACAĞI BİR DEĞERDİR, ÖZELLEŞTİRİLEMEZ!"



****************



*********************



SAVAŞA HAYIR!



SINIR ÖTESİNDE,SINIR BERİSİNDE, O KIYIDA, BU KIYIDA, SAVAŞA ŞİDDETE, SİLAHA,İŞGALE, MİLİTARİZME HAYIR!


BARIŞ,HEMEN ŞİMDİ!



********************



Ergenekon yetmez, 12 Eylül darbecileri de yargılansın."


 ziyaret et

********************



Türkiye'de, her üç kadından biri

şiddet görüyor!




YETEEER!


Ellerinizi

kadınların bedenlerinden,

beyinlerinden

ÇEKİN!




*********************



küresel ısınma başladı!



****************



Türkiye Kyoto'yu imzaladı. Sıra Kopenhag'da!


zafer

TBMM'nin Kyoto Protokolü'nü onaylamasından sonra, sıra bu yıl yapılacak olan ve yeni hedeflerin belirleneceği

"Kopenhag İklim Görüşmeleri"nde..


Haydi,hep birlikte TBMM milletvekillerine mektup gönderelim.

buraya tıklayarak imza verebilirsiniz..
 İmza at!



 ziyaret et

**********************



 ziyaret et

**********************



 Devrimci Siteler i ziyaret et



Rukiye Melek / Öykü



Pierre Aguste Renoir



 

 

Camekândaki mankenin karası olmayan göz oyuklarına bakıyor. Keşke onun gözleri de aksaydı böyle! Aksaydı da görmeseydi çerçeveden bakan isli yüzü. Gözlerinin yerine akan tuzlu sıvı sabahın ayazını yiyince nasıl yaktıysa yüzünü, öyle kavrulsaydı bilinci de anımsamasaydı!

Mağaza vitrininin kepenklerine tutunuyor. Onu sabahın ilk ışığında, küller daha yağarken, o sokaktan bu caddeye koşar adım getiren dizlerinin bağı çözülüyor. Bu çerçeveyle hayata nasıl dönecek? İsli yüzün yarısı yok bakışlarında bir daha nasıl büyüyecek?

Hava kokuyor! Ahşap, yitip giderken nasıl bıraktıysa son nefesini geceye! Verandanın direklerine sinmiş kahkahalar, erguvan motifli sundurmanın saçağına işlemiş yağmur sesi, cumbaya düğümlenmiş bakışlar, merdivenin küpeştesine gömülmüş el izleri nasıl direndiyse cehennemin kılıcına! Hava ağır!

 

- Adı ağır gelmiş! Ondan hasta bebe bu kadar.

- Hoca Efendi, günaha mı girdik şimdi?

- Orasını bilmem. Bu bir işaret! Peygamber Efendimiz, kızının adının bu bebeye verilmesini

istememiş.

- Aman Hoca Efendi! Bir damlacık bebe! Niye istememiş olabilir ki Peygamber Efendimiz!? Hem bu isim bir çok insanda var.

- Bunu sorgulamak sana kalmamış efendi!. Bilmez misin, Hz. Peygamber Efendimizin kızı Rukiye

ateşli bir hastalıktan ölmüştür! Hemen değiştirin bebenin adını.

- Ama nüfusunu çıkarttık Hoca Efendi!

- Adını seslenmek önemli. Eğer başka bir adla çağırırsanız bebe kurtulur, ama senin cezan ne olur bilemem.

 

Odanın içindeki hava, Hoca Efendi’nin dudaklarını kırpıştırıp sağa sola üflemesiyle daha da ağırlaştı. Rasim Bey Fehime Hanım’a, Fehime Hanım Gülizar’a, Gülizar Ömer’e baktı. Gülizar’ın göz pınarlarında toplanan yaş ha aktı ha akacaktı. Hoca Efendi kalktı, “Hadi, Allahaısmarladık. Ben elimden geleni yaptım.” dedi. Ahşap döşeme her adımında değişik sesler çıkararak gıcırdadı.

Rasim Bey hocayı geçirip odaya döndüğünde, Fehime Hanım, başındaki beyaz yemeninin oyalarını yiyor, Ömer’in eli, Gülizar her hıçkırdığında sırtına pat pat vuruyordu. Rukiye ise beşiğinde kıpkırmızı, ağlamaya bile gücü yok.

Fehime Hanım, çok ayıp bir şey yapmış gibi eğreti oturduğu Gülizar’la Ömer’in yatağından kalktı,”Bebeyi bir doktora götürelim bey.” dedi. Rasim Bey sesini çıkarmadı, torununun başına geldi, koca ellerini açtı, duyulmayan ama görülen bir dua okudu. Sonra Rukiye’nin kulağına eğildi: Melek, Melek, Melek…

 

 

Tutunmayı bırakıyor. Çöküyor. Kepenkler, sürtünen ellerinin altında tangırtıyla titriyor. Bütün albenisini kapalı kepenkler ardında yitirmiş mağazalar, pasajlar, sinemalar, ince bir sisin tül gibi örttüğü eski ama görkemli binalar, ayazın buğusunda daha da ağlamaklı görünen tramvay rayları, sabahın morumsu ışığını içip ayılmaya çalışırken bu sesle irkiliyor; küskünlüklerini, yalnızlıklarını, yorgunluklarını nasıl saklayacaklarının hesabını daha yapmamışken, bu hesabı kaç kere ve kaç yeni günde yaptıklarını da unutarak hep birlikte kulak kesiliyorlar.  İlerideki çöpçü de dönüyor, duruyor, bakıyor… “Kamyon yükü çöp! Dünya çöplüğe dönmüş oğlum Hüseyin! Kıyamete gidiyoruz kıyamete!” diye söylene söylene, kendi maaşına denk bir parayı bir gecede buraya bırakanların artıklarını süpürüyordu az önce. Şimdi cadde, bir konserin müziğe başlamadan önceki o en sessiz anı gibi sessiz.

Çöpçü bakıyor bakıyor… Birden süpürgesini havalandırıyor. Sessizlikten sıkıldı! İlk hışırtılı nota duyulduğunda her şey kendi müziğine çekiliyor. Poşetin birine burnunu sokmuş kendine en uygun yiyeceği ararken, az önceki sesle film karesi gibi öylece donan kedi de öyle…

Çöpçü bir süpürüyor, bir bakıyor, bir yaklaşıyor. Bir bakıyor, bir yaklaşıyor, bir süpürüyor… “Allah Allah! Üstü başı da düzgün!”  Baksın. Yaklaşsın. Onu da süpürsün! Anısız kalan köksüz kalır, köksüz kalan kurur, kuruyan atılır ve süprülür!

 

 

Rasim Bey, uzun süredir bahçede. Erguvanları budadı, bir çelik ayırıp bahçe duvarının dibine dikti, şimdi uzun saplı bir süpürgeyle süpürüyor kurumuş, kesilmişleri.

 

- Dede, ağacım büyüyecek mi?

- Tabii büyüyecek meleğim. Sen nasıl her mevsimde açıp büyüyorsan o da öyle büyüyecek. Önce pembe açacak, topraktan ve sudan beslendikçe de olgunlaşacak, mora dönecek. Gönlümüzü hoş edecek baktıkça.

- Niye şimdi yok çiçekleri?

- Çiçeklerinin kısa ömürlü olduğuna bakma, ışık ağacıdır o meleğim, kutlu ağaçtır. Biz göçsek bile bu dünyadan onun ışığı hep kalacak bu bahçede, bu şehirde…

 

Rasim bey, geriye çekilip mor çiçeklerinin gölgesini çoktan yeşil yapraklara bırakmış erguvan ağaçlarına baktı. Mayıs çabuk gelsin diye dua etti. Her mayıs verandada oturur, erguvanın moruna dalar, dualar, ilahiler, şiirler okurdu.

Ağaçlardan iki tanesi en yaşlısıydı: Karısı Fehime Hanım’la evlendikten kısa bir süre sonra, bereket olsun, ağızlarının tadı hiç eksilmesin diye dikmişti. Ömer doğduğunda bir tane daha… Sonra gelini Gülizar, derken doluvermişti bahçenin duvarı. Bahçenin duvarı dolmuş ama ahşap evin odaları boşalmıştı!İç geçirdi.

Melek, gözlerini bir saniye bile kırpmadan dedesine bakıyordu. Yana eğilmiş takkesi, kırçıl sakalları, süpürgenin sapında öylece kalmış kocaman ve kirli elleriyle yıkılmaz bir heykel gibiydi.

- Sana bu ağacın kutlu bir ağaç olduğunu anlattım mı?

- Anlatmadın dede.

- Hani peygamberlerden bahsetmiştim sana, bizim peygamberimizden önce İsa Peygamber vardı hani. İsa Peygamber’in 12 havarisinden biri olan…

- Havari ne dede?

- Biz nasıl peygamberimize ilk inananlara sahabe diyorsak, Hıristiyanlar da İsa Peygamber’e ilk inananlara havari diyor. İşte o havarilerden biri olan Yahuda, bir gün İsa Peygamber’in yerini düşmanlarına söyler. Sonra…

- Niye söylüyor dede?

 

Rasim Bey durdu, sakallarını sıvazlayıp gözlerini kısarak Melek’e baktı. Gülümsedi. Torununu dizlerine oturtup uzun uzadıya peygamber hikâyeleri anlattığı  günlerin birinde Fehime Hanım’ın, “Bu yaştaki bir çocuğa bunlar anlatılır mı bey? Hem anlamaz hem de sorduğu sorularla seni bunaltır.” deyişini anımsadı. Elindeki süpürgeyi bırakıp Melek’in yanına eğildi. “Hadi bakalım,” dedi, “akşam oluyor. Babaannen merak eder. Başka bir zaman sana erguvanın hikâyesini anlatırım.”

- Dede, babamla anneme de ağaç dikelim mi?

- Dikeriz meleğim, tabii dikeriz.

- Belki cennette sıkılmışlardır. Belki ağaçları olursa gelirler.

 

Rasim Bey, aniden bastıran yağmur gibi gözlerinin çevresini ıslatan damlacıkları görmesin diye Melek’e sarıldı. Melek, karşılık vermeye çabalasa da küçücük kollarını dedesinin boynunda kavuşturamadı; onun yerine, geniş bir yastığa başını koyar koymaz hemen uyuyacakmış gibi huzurla başını omzuna yasladı. Rasim Bey, -o kaza gününden kalma- suçluluk duygusuyla hep yaptığı gibi Melek’in ensesindeki kokuyu içine çekti. “Kutlu meleğim benim, erguvan kokulum.” dedi. Melek’e, babasının ve annesinin zaten bir ağacı olduğunu, ama ziyarete gelemeyeceklerini söyleyemedi. Allah’ın onu cezalandırdığını da...  

 

 

Çöpçü bir süpürüyor, bir bakıyor, bir yaklaşıyor. “Kimbilir ne derdi var kadının! Dertsiz insan yok ki oğlum Hüseyin. Bakma sen insanların hiç bir şey yokmuş gibi dolaşıp eğlendiklerine. Aha şu çöplerin dili olsa da söylese!”

 

Toparlanmaya çalışıyor, kalkıyor, İki adım atıyor, Sendeliyor. Yalpalayarak yan sokaklardan birine sapıyor. Daha sokağa girer girmez duyumsadığı sidik kokusu, “Buraya çöp döken eşşekoğlu eşektir!” yazan bir duvarın altında birikmiş çöpler midesini bulandırıyor. Bu sokakların bir zamanlar mis gibi çamaşır koktuğunu anımsıyor: O çamaşırların altında oynayan çocukların çığlıklarını, evden eve Lâflayan komşuların bağırtılarını, açık pencerelerden bangır bangır sokağa taşıp esnafın tavla şakırtılarına karışan Orhan Gencabay’ın batsın bu dünyasını, onca yoksulluğa karşın bir panayır neşesiyle her zaman yüzlerin ışıldadığını...

 

Midesini buran ağrıyı unutup burnunu eliyle sıkıştırıyor. Hiç bitmeyecekmiş gibi görünen sokağı adımlıyor. Gün, boyasızlıktan kararmış, bazılarının camı çerçevesi kırık boş binaların, kapıların üstünde ocakbaşı, müzikhol, bar, birahane yazmasa dışarıdan bakıldığında ne olduğu pek de anlaşılamayan dükkânların, bir binanın içerlekli kapısında birbirlerine sokulmuş uyuyan çocukların, elindeki şarap şişesiyle oturduğu yerde sızmış bir ayyaşın üzerinde iyice ağarıyor. Gün her yerde ağarıyor. Onun içinin sokaklarında ise güneş batıyor.

 

 

- Dedeciğim, güneş battı. Üşüteceksin. Hadi içeriye girelim.

- Dur meleğim. Şunu dinle bak. Gel otur yamacıma.

 

Melek, verandanın tatlı kızıllığına gölgesini düşüren yüksek binalara bakıp dedesinin omuzlarına şal koydu. Ne kadar da küçücük kaldı omuzları! Oysa daha dündü; yüksek binalar henüz evin çevresini doldurmamış, müteahhitler kapıyı aşındırmamış, açık bir gökyüzü altında ışıltıyla parlayan erguvanların rengi solmamıştı. Dedesinin omuzlarını yastık yapıp onun hikâyeleriyle, şiirleriyle uyurdu da rüyasında dedesinin eli kocaman bir sandal olur onu denizlerde gezdirirdi. Daha dündü... Fehime Hanım’ın verandada hazırladığı sofraya her oturduklarında dedesi ellerini açar, yüksek sesle okuduğu duadan sonra Melek’in yüzüne üfler, “Allahım meleğimizi bize bağışla.” derdi. Melek Fehime Hanım’a döner, onun sevgi dolu gözlerine bakar, ağzından çıkacak olan “Amin”i bekler, sonra yemeğini yemeye başlardı.

 

Fehime Hanım’ın “Amin”i artık yoktu. Başucunda bir erguvan ağacı, yanında boş bir yatak, Rasim Bey’in gelip onu yalnızlıktan kurtarmasını bekliyordu.

 

Melek, o  günlerin içinde bıraktığı sıcaklığı anımsadı. Üşüdü. Dedesinin yanına oturdu. İyice sokularak ısınmaya çalıştı.

 

Rasim Bey, gözlüklerini düzeltip elindeki kitabı açtı:

 

Dûzah behâr-ı hüsnüne bir gül-sitan senin

Kulzüm şirâr-ı aşkına bir katre kan senin

 

Bir gevherim var eşk midir dil midir desem

Peydâ benimdir ol dür-i yektâ nihan senin

 

Melek, dedesinin titreyen sesinden öpmek,  o titreyen sese kendi sesini kurban etmek istedi.

 

Bir mihribân gûşederiz âdı mihr ü dâd

Gelmez mi subh-ı sînene ol mîhman senin

 

Cânan mısın belâ mısın âşub-ı can mısın

Ey bî amân gayrı elinden aman senin

 

Gâlib durûğ imiş tutalım va'di ol bütün

Îman getür ki dînine sığmaz yalan senin (*)

 

Rasim Bey gözlüklerini çıkardı, kitabı dizlerine bıraktı. Omzuna yaslanmış torununun yüzünü okşadı. “Öğrencilerine bunları öğretiyor musun?” diye sordu. “Tabii öğretiyorum dedeciğim,” diye yanıtladı  Melek. Dedesi yine o nasihati vermeye, Melek de yüzlerce kez dinlediğini yeniden dinlemeye hazırlanırken burunlarına erguvan kokusu geldi. Rasim bey kokuyu içine çekti. “Şiir Allah kelâmıdır meleğim. En büyük şair Allah’tır. Şiiri bilen hayatı bilir. Sakın ola ki şiirden uzaklaşmayasın.” dedi. Melek gülümsedi. “Uzaklaşmam dedeciğim.”

 

 

O sokaktan çoktan uzaklaşmış, başka bir sokağa girmiş. Nerede olduğunu anlamak için çevresine bakıyor. Yine kapkara binalar... Gitmeli buradan, daha da uzaklaşmalı. Hatta, kendini atmalı bir yerlere, bir yerlerden! Tıpkı dedesinin ölümünden sonra başka bir kente kendini attığı gibi. Duruyor. Elindeki çerçeveye bakıyor. Yarısı yanmış yüzü öpüp göğsüne bastırıyor. “Melek hanım size kötü bir haberim var,” diye arayan komşu kadının sesi kulaklarını yalıyor. O sese, beyninin kıvrımlarından, derinlerinden çıkarttığı başka bir sesin karışmasına izin veriyor. Rukiye, Rukiye, Rukiye...

Caddeye yeniden çıktığında çöpçüyle burun buruna geliyor. Rukiye, Rukiye, Rukiye... “Neyin var abla, rahatsız mısın?” Çöpçünün giysisinin rengi yüzüne vurmuş. Turuncu bir yangından çıkmış gibi...“Eviniz yanıyor Melek hanım, eviniz yanıyor!” Elindeki isli çerçeveyi öpüyor, çöpçünün kovasına bırakıyor.

“Dedeciğim, beni affet!”

“Abla, iyi misin?”
“Lütfen söylediğimi tekrarlar mısınız; Rukiye, Rukiye, Rukiye...”

…………..

Emine Başa

(*) Şeyh Galip (1757-1799)

 

 


Tarih: 15:00, 13.2.2009 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

LENA / DÜŞ HANÇERİ




E. Munch





-I-

 

    Soyunma dolabını açtığında gülümsedi. Sabah akşam gülümsüyordu. İç kapağın pürtüklü yüzeyine yapıştırdığı kâğıt her defasında dört bacağından üçünü tutunduğu yerden boşluğa bırakıyor, o da her defasında bu intihar girişimine engel oluyordu. Küçük bir şişe tutkal ve bir fırça bile edinmişti.

    Havada kalan bacaklara tutkalı sürdü, yeniden tutunması için metale bastırdı. Kâğıdın çevresine yaptığı kırmızı yıldızcıkları okşadı. Üzerindeki el yazısını okudu. Ezberinde olması buna engel değildi. Güzel günler göreceklerdi, güneşli günler. Gözleriyle okumak başka türlü etkiliyordu kalbini. Sanki bir nehir akıyordu içinde; gürül gürül, geçtiği yerleri yeşillendiren, doyuran, bütün mahlûkatı sadece seviştiren bir nehir. Önlüğünü çıkartıp askıya astı. Motorları maviliklere süreceklerdi, ışıklı maviliklere. Dolabın alt gözünden ayakkabılarını aldı, ayağındaki terlikleri koydu. Taktılar mıydı hele son vitese... Motorun sesi. Uuuuuy! Ayakkabıları giydi. Üretim bandında bütün gün ayakta durmaktan ayakları şişmişti. Yüzünü buruşturdu. Kimbilir ne harikuladedir 160 kilometre giderken öpüşmesi. Kırmızı bir sıcaklık o buruşukluğu çekip aldı. Öznur geldi aklına.

    Sabahları fabrikaya girerken ensesinde topladığı siyah saçlarını çıkışta beline indirecek miydi yine? O sarı gözlerini utangaç bulutlara yükleyip kaçıracak mıydı kendisinden? Servise binerken hep yaptığı gibi dönüp arkasına bakacak mıydı? Kalbi fırtına yemiş kampanalar gibi gümbürtüyle çalarak fırlayacak mıydı yerinden? Ya geçen gün yemekhanede tam karşısındaki masaya oturmasına ne demeliydi? Üstüne üstlük, başka masa yokmuş gibi gelip onun masasından tuzluk almıştı. "Afiyet olsun yoldaş!" demişti, kadife sesinin titrek tellerine kondurmaya çalıştığı sert bir tınıyla. Buyur birlikte yiyelim, diyememişti de, lokmalar boğazına dizilmişti.

    Ah bir emin olsa! Hemen dikilecek karşısına. Bak yoldaş, eğer bir yavuklun yoksa... Böyleyken böyle diyecek. Hani şimdi onlara cumaları, pazarları çiçekli bahçeler vardır, yalnız cumaları yalnız pazarları. Kırmızı bir karanfil bulundurmalı yanında. Takıvermeli aniden yakasına. Geçen gün sendika toplantısında söylediklerine sonuna kadar da katılıyorum hem. Başkandan fırsat kalmadı ki konuşmamıza. Evet, bugün içinde bulunduğumuz en büyük eksiklik, yeni bir sendikal yapılanmaya  gidememiş olmamız ve işçinin politik bilincinde meydana gelen dumurun düzeltilmesi yönünde...

    "Mehmet, baksana biraz!"

    Döndü. Öznur'un bakakalmış yüzü, duvar diplerine düşen ikindi güneşi gibi Ali'nin yüzünde gölgelendi.

    "Bu akşam çocuklarla biraz kafa dağıtacağız. Sen de gelir misin?"

    Ali’nin üzerindeki kahverengi paltodan yayılan keskin naftalin kokusu Öznur'u karanlıkta bırakıp sessiz bir şaşkınlığı Mehmet'in kirpiklerinde aydınlattı. Kırpıştırarak baktı. Bu davetin anlamını çözmeye çalıştı. Ellerini cebine sokup sokup çıkarıyordu Ali! Omuzları paltonun içinde küçük bir top gibi sağa sola zıplıyordu! "Yorgunum. Başka zaman." diye karşılık verdi o telaşa.

    "Ama Rusya'dan iki kadın arkadaş da olacak aramızda. Bir fabrikanın işçi temsilcileri. Türkiye'ye araştırma yapmak üzere gelmişler. Tanışmak istersin diye düşündüm."

    Bir kere bile toplantıya katılmamış birinin Rus işçi temsilcileriyle ne işinin olabileceğini düşündü. Dağıttığı bildirileri kaç kez çöpe atarken görmüştü. Bir keresinde de "Memleketin başına neler geldi, hâlâ akıllanmadı bunlar." dediğini duymuştu. Ama merak kuşları kanat çırpmaya başlamıştı zihninde. Dağılmadan sonra Rusya’daki fabrikaların durumunu merak etmiyor değildi. "Hım! İşçi temsilcisi ha?!" diye fısıldadı. Belki de Ali'nin uzaktan akrabası olan sendika yönetimindeki Derviş'in etkisidir. Olamaz mı? Çekmiştir kulağını. Belki o kulağa biz de sokarız bu akşam bir şeyler. "O halde bir iki saat takılayım." dedi, kararlılıkla kararsızlık arası bir yerde sıkışıp kalmış bir vurguyla.

    "Tamam. Apo babasının takasıyla gelmiş. O fazla içmez. Dönüşte hepimizi evlere bırakacak."

    "Nasıl konuşacağız? Benim İngilizcem yeterli değil."

    "Yanlarında tercüman var. Sen takma kafanı."

    Soyunma odasından zıplaya zıplaya, naftalin kokusunu da alarak çıktı Ali. Çıkarken seslendi:

    "Dışarıda bekliyoruz. Acele et. Donmayalım bu soğukta."

    Dolaptan paltosunu aldı. Kokladı. Naftalin kokmuyordu. Giydi. Hafif bir heyecanın paltoyla birlikte  içeri süzüldüğünü hissetti. Neler anlatacaklardı?  Aniden binlerce iğne o heyecana saplandı. Dağılma görüntüleri arka arkaya gözlerine yığıldı. Has ipek halılar, katkısız ipek kumaşlar, yastıklar, yorganlar, gümüş çatal kaşıklar, sedef kakmalı satranç takımları, dürbünler, antika vazolar, biblolar, kuklalar, matruşkalar, el oyması karyolalar, koltuklar, her türlü alet edavat, araya sıkıştırılmış Lenin-Stalin posterleri, partizan resimleri, rozetler... Bir mezatta, hayatlarını tırlar dolusu pazara çıkarmış gencecik Rus kızları, Rus anneleri.

    Annesinin ördüğü yeşil kaşkolu boynuna doladı, ucunu gözlerine bastırdı. Raftan aldığı bir demet bildiriyi paltosunun iç ceplerine yerleştirdi. Hani şimdi onlar bir peri masalı dinler gibi seyredeceklerdi ışıklı caddelerde mağazaları. Kalbinin tıpırtısını ve acısını alıp çıktı.

 

 

-II-

 

 

    "Oğlum, neden çağırdın bu sevimsiz herifi?"

    "Bütün gece ağzımıza sıçacak. Yok kapitalizmmiş yok işçi sınıfıymış!"

    "Çok eğleneceğiz boş verin. Şişşt! Geliyor!"

    Gözleri Öznur'u boşuna aradı. On iki numaralı Ümraniye servisi çoktan kalkmış, fabrikanın bahçesi henüz dağılan bir miting alanı gibi yankısını taşlarda bırakarak ıssızlaşmıştı. Üşüdü. Paltosunun yakalarını kaldırdı. Bahçeyi aydınlatan uzun direkli lambaların beyazında uçuşan kar taneciklerini, Öznur'un gözlerinde dolaşan beneklere benzetti. Mesaiye kaldıkları bir akşam, sigara içmek için gittiği gaz odasında, pencerenin önünde durmuş dışarıyı seyrederken bulmuştu Öznur'u. Yanındaki arkadaşına, "Kimbilir kaç kişi soğuktadır şimdi. Bizim mahallede bile en az beş hane var." derken dönüp bakmıştı. Yine böyle kar yağıyordu ve Öznur'un benekleri kalbinde eriyordu.

    "Hadi Mehmet. Üşüdük!" diye seslendi Ali. Beyaz renkli Renoyu görünce bir an irkildi. Aklına acı hikâyeler geldi. Apo'nun babasının ne iş yaptığını bilmese irkilmesi geçmeyecekti. Yürüdü.

     Arkaya, Rıza'nın yanına oturdu. Ali, "Duydunuz mu?" dedi, öne geçip kapıyı kaparken. "Uğur karısını öldürmüşler. Kocası  yaptırmış diyorlar." Naftalin kokusu arabanın içine yayıldı. Gaza bastı Apo. Rıza iri yarı elleriyle burnunu tıkadı. "Neden havalandırmadın bu paltoyu yahu!" Bir kahkaha patlattı Ali. "Daha dün çıkardı bizim hanım sandıktan. Hava birden bastırınca vakit olmadı." dedi. Rıza'nın üstünden yayılan tütün kolonyası da almıyordu naftalinin kokusunu. "Yuh ulan! Aktara çevirdiniz arabayı be!" dedi Apo, camı araladı.

    "Duymadınız galiba, karı öldürülmüş dedim."

    "Olacağı buydu. Fazla konuşmaya başlamıştı."

    "Konuşanı ne yaparlar? Kııık!

    Eli boğazında dikiz aynasından Mehmet'e baktı Apo. Mehmet duymamış, görmemiş gibi yaptı. Caddenin ışıltısına gömdü kendini. Sarı, beyaz, kırmızı, mavi neonların, reklam panolarının, albenili kıyafetlerle vitrinleri dolduran mankenlerin bile bozamadığı bir telaş içindeydi insanlar.  Hani bunlar 77 katlı yekpare camdan mağazalardır. Hani şimdi haykıracaklardı! Açılacaktı kara kaplı kitap!.. Karlı ve ıslak bir iş çıkışında, duraklar dolusu hüzün taşıyorlardı evlerine. "Memleket boka batmış. Artık mafya kendi adaletini kendisi sağlıyor." Zindan… Kayış kapar kollarını... Kırılan kemik, kan... "Bakalım altından ne çıkacak?.." Otobüsler hınca hınç doluydu. Hani şimdi sofralarına haftada bir et gelir… ve çocukları işten eve sapsarı iskelet gelir... "Ne çıkacak, hiç! Koyun sürüsü gibi millet!" Hani şimdi onlar....

    "Şuradan sapacaksın." dedi Ali. Az önceki vurgusunun etkisini ölçmek için dönüp Mehmet'e baktı. Bu akşamki sessizliğine bir anlam veremedi.

    "Geldik, işte burası."

    "Ulan Ali, nereden bulursun böyle izbe yerleri be!"

    "Sen bakma görünüşüne. Aksaray'ın en güzel yeridir."

    İndiler. "Kötü bir yer olsa Rus misafirlerimizi getirtir miyim!" diye yüksek sesle devam etti Ali. "Hem onlara ilginç yerler göstermek lazım oğlum. Turistler ne de olsa!" Rıza'yla Apo'nun ağızları tam şaşkınlıkla açılmış, tam o ağızlardan kelimeler fırlayacakken Ali kaş göz işaretiyle o kelimeleri daha doğmadan öldürdü. Atıştıran kar tanecikleri arasında bir saatine, bir üzerinde Pırıltı Müzikhol yazan kapıya bakıyordu Mehmet.

    Girdiler. Burunlarındaki naftalin daha o dakika çürüdü; sigara, içki ve parfüm kokusu bir karışım doldu deliklere. Küçük ampullerle süslenmiş altı basamaklı merdivenin başında çıkardı Ali paltosunu. Saçını başını düzeltti. Apo ve Rıza onu taklit etti. Yaldızları yer yer dökülmüş tahta bir çerçeveden, onca boyaya rağmen sürüye yetişmeye çabalayan yaşlı bir göçmen kuş gibi bakıyordu kadın. Sarı saçlarından rüzgârlı tepeler, karlı dağlar, kıraç ovalar geçiyordu. 

    "Hadi Mehmet, takılıp kaldın resmin önünde, çıkartsana şu paltonu. Çok beğendiysen bu akşam yanağından bir makas alırsın!" 

    Çıktılar. "Asma suratını be arkadaşım. Şaka yaptık." dedi Ali, resepsiyona paltosunu uzatırken. Paltoyu alanın kulağına bir şeyler fısıldadı. Loş ışıkta iyice ifadesiz görünen bir yüzle kafa salladı genç adam.

 

 

-III-

 

    Salondaki duman, duvarlara tutturulmuş apliklerden yansıyan ve sırayla yanıp sönen kırmızı, yeşil, mor ışık altında yoğunluk değiştiriyordu; kırmızıda daha çok, yeşilde daha az, morda yok gibi... Tavanda asılı yanardöner ışık masalardaki yüzleri bölüp parçalıyor, onlarca maske yaratıyordu. Mehmet, yanardönerin masaları dolaşıp kendi masalarına geldiğinde yüzünün nasıl göründüğünü merak etti. Ali'nin, Apo'nun, Rıza'nın yüzlerine bakıp bir sonuca varmaya çalıştı. Sahnedeki uvertürün kalçalarında ağızlarının bir yarısı yamulmuş, diğer yarısı büzülmüştü. Vazgeçti. Rakıdan bir yudum aldı. Saatine baktı. Ali'ye eğildi. "Geleceklerinden emin misin? Hem bu gürültüde ne konuşabiliriz ki?" dedi bağırarak. "Bu gece eğlenir, yarın konuşursunuz aslanım." diye karşılık verdi Ali. "Gelmek üzerelerdir."

    Masanın üzerine koyduğu bildirilere baktı. Bungunluğu mahcup bir örtüyle sarınınca rakıdan bir yudum daha aldı. Gitmek istedi. Böyle bir yere neden gelsinler? Ali onunla dalga mı geçti? Ama ya doğruysa! Sadece tanışmak... Birkaç elden çıkan alkış sesiyle döndü, sahneye baktı. Mavi, pırıltılı, emanet bir elbisenin içinde, sarhoş devinimlerle sallanan çerçevedeki kadın, elinde düşecekmiş gibi duran mikrofona, ezik, kırık dökük  bir sesle en sevdiği şarkıyı üfledi. Şarkılar seni söyler, dillerde nâme adın. Öznur, yaramaz bir çocuk olup yuvarlandı önünde. Kaydırağa, tahterevalliye, salıncağa bindi. Rakıdan bir yudum… Aşk gibi, sevda gibi, huysuz ve tatlı kadın: Kadın olup ağzına doldu. Kulak memelerini, göğüs uçlarını ezdi dişleriyle. Uzun siyah saçlarını bacak aralarında dolaştırdı. Rakıdan bir daha…Militan olup sokakları afişledi gece yarısı. Gözlerindeki beneklerle kafa tuttu işçi toplantılarında. Rakı… En güzel günlerini… "Hah, geldiler." dedi Ali, masadan fırlayarak. Demek bensiz… Kadının sesi Öznur’u da alarak uzaklaştı.

    Kapının loşluğuna baktı Mehmet. Duman altında silüetleşen iki kadın bir erkek gördü. Ali masaya bakıp bakıp bir şeyler konuşuyordu. Yakasını paçasını düzeltti Mehmet. İnce bir heyecanın kalbini yeniden yokladığını duyumsadı. Ali adamı alıp dışarıya çıktı. Kadınlar bir kuğu gibi süzülerek masaya yaklaştı.

    "Lena." dedi, Mehmet'e elini uzatırken daha boylu olanı. Uzun bacaklarını bütünüyle ortaya koyan siyah mini bir etek, üzerinde, göğüslerini çatalının dibine kadar gösteren yeşil bir bluz... "Ben de Mehmet." diye karşılık verdi, kafasındaki görüntüye uymayan bu genç ve sarışın güzellikten ürkerek. "Natalya." dedi öbürü, çok değil biraz daha yaşlı, az değil biraz daha çirkin...

    Natalya, Apo'yla Rıza'nın  arasına, Lena Mehmet'in yanına oturdu. Işık bile gölgelendiremiyordu teninin beyazlığını. Oturduğu yerde büzüldü Mehmet. Bulanık bir su aktı içinde. O suda çırpındı, sarsıldı.... "Ben işçi... Dokuma fabrikası..." dedi Lena aksanını zorlayarak, eğilip Mehmet'in suratına baktı, gülümsedi. İri ve mavi gözlerinden Mehmet’in içini rahatlatan bir serinlik yayıldı. Su biraz durulur gibi oldu.

    "Türkçe biliyor musunuz?"

     "Hayır... Ben... çok az..."

    Apo ve Rıza, uslu çocuklar gibi önlerine bakıyordu. "İçki?" dedi Mehmet, ortadaki tuhaf ve soluması güç havayı savurmak için. Lena votka limon, Natalya kırmızı şarap istedi. Garsona el etti Apo. Lena masadaki bildiriye uzandı, evirip çevirdi. "Bizim partinin... Belki size tercüme..."  O mavi, o iri, o kahredici gözlerin anlamaz anlamaz baktığını görünce sustu Mehmet.

    Sırıtan bir neşeyle gittiği yerden dönüp imdada yetişti Ali. "Ee, tanıştınız mı bakalım?" dedi. "Oooo, içkiler bile gelmiş. Hadi dostlarımızın şerefine." Apo'nun ve Rıza'nın ‘ne iş’ anlamına gelen bakışlarına aldırmadı. Kadehler birbirine vurdu.

    Oynak bir havaya fırlayıp gelen bir dansöz böldü masanın tuhaf sessizliğini. Lena'nın bacağının bacağına değdiğini o zaman fark etti Mehmet. Çekti! Lena Ali'ye, Ali Mehmet'e baktı. Eğildi, "Oğlum neden bu kadar soğuk davranıyorsun kadınlara?" dedi.  "Hani tercüman var demiştin! Nasıl konuşacağız?" diye sinirle fısıldadı Mehmet. "Gelecek. Biraz işi varmış. Hem bu gürültüde ne konuşulur ki. Boş ver, eğlenmene bak!"

    Dansözün zil şakırtıları arasında öfkeli bir anaforun içine düştü Mehmet. Kahkahaların salondan mı masalarından mı geldiğini ayırt edemeyecek kadar çekti onu içine anafor. Rakıya sığınıp çıkmak istedi oradan. Sığındıkça Öznur gidip geldi, fabrika  gidip geldi... Ali'nin Lena'ya bir baş işareti yaptığını bile görmedi. Kalktı Lena. "Kız tuvalete gidecek galiba, yardımcı oluver." dedi Ali. Rıza'yla Apo'ya yine göz kırptı. "Heey!" diye seslendi arkalarından; "Tuvalet kâğıdı yoktur şimdi. Şu saman kâğıtlarından alın yanınıza, n’olur n’olmaz!" Sallandı Mehmet. Yollar gidip geldi, ışıklar gidip geldi...

 

 

    "Neler oluyor Ali? Bize de anlatsana."

 

 

    Keskin tuvalet kokusunu algıladığında o anaforun dışında buldu Mehmet kendini. Lena'nın bluzunun düğmeleri beline kadar açık, elleri pantolonunun üstünde, ağzı boynundaydı!.. "Lena sen!.." diye kekeledi. "Hadi." dedi Lena inleyerek. Mehmet'in ellerini tutup kalçalarına götürdü.

 

 

    "O çok savunduğu rejimin marifetini görecek şimdi!"

 

 

    Hızla itti Mehmet. Karşı duvara yapıştı Lena. "Lenaaaa! Nedeen, nedeeeenn!" diye bağırdı. Lavaboyu açtı, Lena'nın kafasını tuttuğu gibi suyun altına soktu. Çırpındı Lena. "Ben... işçi... dokuma fabrikası... taşımak pamuk balya…" Çekti aldı o sırılsıklam başı, duvara dayadı, gözlerinin içine baktı.

 

 

    "Oğlum sen var ya! Nereden buldun bu kadar parayı?"

 

 

    Korktu Lena, bakışlarının mavisi soldu, beyaz teni kızardı... "Yetmemek para... Uc kardeş..." Bir eliyle Lena'nın ağzını kapattı. "Suuus Lena suuuuuuss!" Diğeriyle duvarı dövdü.  "Suus!" İçinde hâlâ bildiriyi tutan yumruğu, boğazından çıkan uluma benzeri bir sesle parçalandı. Güzel günler göreceklerdi, güneşli günler... Motorları maviliklere süreceklerdi, ışıklı maviliklere... Duvara vurdu, vurdu... "Sus!"

    Çöktü. Gözlerindeki sağanağı elindeki kâğıda bastırdı. Ucuz saman hemen emdi damlacıkları. Akan mürekkebin arasından görünen harfler, kanırta kanırta deşti kalbini.  Başk ları   bi  im  alınter    den  geçin  ye  dev    et kçe ve bu topl  un  daha ileri bir top  ma  dönüş   ülmesini  başara   dığımız  sür ce  hiçbir  ey  değiş    ecektir.  Sos al     ma,  güve   siz  ç   maya, gel     siz   yaşam ya  ha  r! 

 

 

    "Yok be! Sudan ucuz! Ayakta beş yüz bin!"

 


*******

Emine Başa

 Eylül 2005



Notlar:

1-  3. Abdullah Baştürk İşçi Öyküleri Yarışması 3. lük ödülü. 2005

2- Bu öyküde, Nazım Hikmet'in "Nikbinlik" (1930) adlı şiirinden de saygıyla, sevgiyle alıntı yapılmıştır.

3- Edebiyat ve Eleştiri Dergisi (Sayı 85), Damar Dergisi (Sayı 179) ve Genel-İş Yayınları'ndan çıkan 'Timsahın Ağzındaki Usta' adlı kitapta yayımlanmıştır.

4- Bu öykü, yaşanmış bir hikâyeden kaleme alınmış, hikâyenin gerçek kahramanı Şaban Öztürk'e armağan edilmiştir.

 


Tarih: 19:41, 17.12.2008 Kategori: Oyku
Yorum (2) | Yorum yaz | Bağlantı

BİR TABAK ÇINAR YAPRAĞI



Foto düzenleme: Emine Başa




Aniden karşıma çıkıvermişti. Sarıyla kahverengi arasında kararsız kalmış bir çınar ormanı, akşamüstü güneşinin altında elâ elâ parlıyordu. Dik yamacın üzerinde göğe uzanmış elleriyle duaya durmuş gibiydiler. Sanki mevsimin alaca sessizliğine katlanabilme sabrı diliyorlardı.


Yol virajlı olduğu için yavaş gidiyordum. Canım öyle sıkkındı ki ne denizin uzaklardaki kımıltısı ne de dağların çamlarla süslü gölgesi ilgimi çekmişti. Üç gündür yatması gereken para hâlâ yatmamış, ödemelerimi yapamamıştım; çocukları aylardır görmüyordum, bir de Ayşen...


Arabayı kenara çekip indim. Bu küçük vadinin sunduğu ayin büyüleyiciydi: O sessizliği besteleyen müzisyenin hüzünlü şarkısına dipte akan pınarın yumuşak sesi eşlik ediyor, göremediğim yuvalardan ara ara yükselen kuş cıvıltısı melodiyi şenlendiriyor, yapraklar hafif hafif sallanıyor, bazıları, zikirde unuttukları bedensel ağırlıklarını aşağıya bırakıveriyordu.


Ben de bıraksam kendimi. Necip Fazıl sussa! Dağda dolaşırken yakmasa kandili. Babam beni çocukken yine camcının yanına çırak verse. Kulağımı çekse usta, keserken kırdığımda camları. Üniversiteyi kazandığımda inanamasalar yine. Sevinç ve hüzünle boynuma sarılsalar beni uğurlarken başka bir kente. Fersiz gözlerimi dağlamasa gurbet. Tamer'le konuşa konuşa bitirememiş olsak ülke meselelerini. Akşamdan kalma olsak hep. Üniversite bahçesinde lâf atsak solculara yine. Arkamızdan koşsalar, sonra polis kovalasa, çil yavrusu gibi dağılsak. Uzun boyuyla Nermin görünse tam o sırada. Çakılıp kalsam yerimde. Şöyle bir savursa kumral saçlarını. Yanımdan geçerken gözlerimin içine baksa. Üzerinde yine o ekoseli etek... Polisler götürürken beni üzüntüyle eğse başını. Ne söylemese, akan suların dili. Sonra onunla evlensek. "Evet" derken nikah memuruna yine ayağıma bassa. Kadınlığını serse her gece tenime. Onun kokusuna sarılarak uyusam. Rüyalar görsem. Huzurlu bahçemizde çınar ağaçları olsa yine. Ve hiç ölmemiş olsa? Sessizlik içinde çağlamasa gurbet. Aslıcan gelse, sımsıkı sarılsa, saflığının merhemini sürse tam şurama...


- Baba, işlerin ne zaman bitecek? Ne zaman alacaksın beni yanına?

- En kısa zamanda kızım.

- Babanemi de alır mıyız? O çok güzel masal anlatıyor.

- Alırız tabii kızım.

- Baba, Orhan abimle Gökhan abim çok kavga ediyor. Dedem de kızıyor. Sen kızmıyor musun onlara?

- Abiler arada sırada kavga ederler.

- Dedem bazen bana da kızıyor, ama sonra hemen öpüyor.


Orada ne kadar kaldım, bilmiyorum. Bedenimin ağırlığını yeniden hissettiğimde güneş uzaklaşmış, orman iyice elâya batmıştı. Saatime baktım. Bir yere gidip cam ölçüsü almam gerekiyordu. Üstelik dükkânda çok işim vardı. İki gün öncesinden sipariş edilen aynaları kesecektim, ama canım hiç istemiyordu. Ağaçların arasına saklanmış lokantayı fark ettiğimde kararımı verdim. Cebimdeki parayı kontrol edip arabayı kilitledim. Lokantaya inen patika çınar yapraklarıyla doluydu; çıtır çıtır ezerek yürüdüm. Ufak tefek, çipil gözlü, sarışın bir adam beni kapıda karşıladı. "Buyrun efendim, buyrun. Balıklarımız tazedir." Neredeyse yerdeki çınarları öpecekti. Bu abartılı karşılama beni güldürdü. Belli ki müşterisi az, ödemeleri çoktu.


Gacır gucur inleyen ahşap koridoru adımlayıp içeriye geçtim. Ortadaki kocaman teneke sobanın alevler çıkaran ağzını görünce üşüdüğümü anladım. Ellerimi sobaya yaklaştırıp çevreme baktım: Hiç de küçük sayılmayacak salonda sadece iki masa doluydu. Masaların üzerindeki örtüler, lambiriler, pencere pervazları orman rengindeydi. Her yer, her şey elâydı. İnsanlar bile... Yalnız arada bir sobadan çıkan alev en kırmızısından ışıklar sıçratarak mekânı turuncuya boyuyordu.


Ormanı bütün ihtişamıyla gören pencerenin önündeki masayı seçtim. Peşimden gelen çipil gözlü adam soyunmama fırsat vermeden, "Ne alırsınız? Levrek, çipura, alabalık?" dedi. Montumu çıkartıp eline tutuşturdum. "Ne tavsiye edersiniz?" dedim. Kiremitte çipurayı tavsiye edermiş, onlar yetiştiriyormuş, çok memnun kalacakmışım, istersem aşağıdaki havuzu gösterebilirmiş, bu mevsimde... "Tamam, tamam. Sen bana ufak bir rakı, bir iki de meze getir çabuk tarafından," diyerek sözünü kestim.


Masaya henüz yerleşmiştim ki kocaman tepsiyle tıfıl bir oğlan yanımda bitti. Lokanta çalışanlarının hızına hayran kaldım. Cevizli tulum peyniri, tereyağ ve sıcak pide nefis görünüyordu. Haydarî, barbunya plâki, Antalya piyazı da öyle... "Yeter bunlar," dedim. "Sen bana biraz buz kap getir." Rakıyı doldurdum. Buzu beklemeden büyük bir yudum aldım.


Ağaçlardan birinin dalları pencereye değiyordu. Üzerindeki yapraklar Ayşen'in evindeki küçük çınar ağacının yapraklarına benziyordu. Düştü düşecek... Ne güzel duruyor odanın köşesinde. Hiç üşenmemiş, yaprakları tek tek misinayla tuturmuş dalların üzerine. Ortaya bir de kuş yuvası kondurmuş. Ne becerikli bir kadın. O küçücük bedeni, elleriyle...


Özledim mi ne? Tıfıl oğlana elimle işaret yaptım. "Bir tabak çınar yaprağı toplayıp getirir misin masaya," dedim, "kahverengisi bol olsun, şöyle irilerinden!" Ne o söylediğimden bir şey anladı ne de ben ağzımdan çıkana şaşırdım. Bu küçük vadi aklımı başımdan almıştı ve sanki beş parmağı andıran bu yapraklara dokunursam, Ayşen'in ellerine dokunacaktım. Rakıdan büyük bir yudum daha aldım.


Ben kimseyle öyle sevişemiyorum ki! Çınarların gövdesine sıkı sıkıya dolanmış şu sarmaşıklar gibi kayboluyorum onun sert bedeninde. Dokunulduğunda nasıl dökerse çınar kabuklarını, yumuşacık, kül gibi, öyle döküyorum ben de kabuklarımı o dokunduğunda. Sonra dağlara çıkıp atıveriyorum çıplaklığımı aşağılara. Ne cam kesiği kalıyor, ne huzurlu bahçenin çınarı...


- Oğlum çınar yaprağı dememiştir. Yanlış anlamışsındır.

- Valla öyle dedi patron.

- Ya deli mi bu adam çınar yaprağı istesin? Sen git bir daha sor.


Kaprisli olmasa bu kadar! Benim için ne ifade ediyormuş! Eğer sadece arkadaşlıksa o arkadaşlarıyla yatmazmış! Ne garabet bir ilişkiymiş bu! Başka hatunlarla kırıştırıp kırıştırıp canım sıkıldığında ona sığınıyormuşum! O kimsenin annesi değilmiş! Neymiş efendim, kafam karışıkmış! Bir yandan dikiş tutturmaya çalışıyormuşum bu kentte, öte yandan Nermin'in hatırası yakamı bırakmıyormuş! Kadınlara bağlanmaya korkuyormuşum! O yüzden böyle daldan dala...


- Pardon efendim! Ne yaprağı istemiştiniz siz?

- Çınar yaprağı. Bahçeden toplayıp bir tabağa koy, getir!


 Defalarca söyledim halbuki benim için ne kadar değerli olduğunu, onu kaybetmek istemediğimi... İstemiyorum! Kimseye anlatamadığım sırlarımı ona anlattım ben. Ağladım dizlerinde...


- Patron, çınar yaprağı diyor. Bahçeden topla diyor.

- Tövbe tövbe! Adam hızlı içti, rokanın adını unuttu herhalde. Sen şu sandıktan iri yapraklısını seç bakalım. Ne dedi, kahverengi mi dedi?

- Öyle dedi patron. Kahverengisi bol olsun, dedi.

- Allah allah! Bereli roka seviyor herhalde. Altlarda kalmışından koy, biraz çürümüş olanlarından...

- Kızmasın adam patron.

- Yahu ne kızması! İçmesinler onlar da bu kadar kardeşim. Sen götür.


Beni görmek istemiyormuş bir daha. İncinmiş! Ayaklarına kapanacak değilim! Ama niye özledim bu kadar? Hava da ne çabuk karardı. Güneş çekilince rengi soluk, umarsız bir hastaya döndü orman. Nermin'in yüzü gibi...


- Baba, dedem bugün okula yazdırdı beni. Çanta da aldı. Sen bana ne alacaksın?

- Ben de sana o istediğin ayakkabıları alacağım.

- Okullar açıldığında annem beni görür mü gökyüzünden?

- Görür kızım.

- Ama sen de gel, ikimizi birlikte görsün.


……………………….

Emine Başa

Not: Bu öyküde Necip Fazıl Kısakürek'in "Gurbet" adlı şiirinden bir kaç dize alıntılanmıştır. Saygıyla…

( Lacivert Dergisi-Mart 2006 sayısında yayımlanmıştır.)

 


Tarih: 23:05, 27.9.2008 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

ÇİNGENE

 

 

Zeugma/Çingene Kız

 

 

 

Bir Çingene doğdu tarihin yazmadığı "Zamandışı Sessizlik Saati"nde.(*) Sessizliği saatlere, dakikalara, saniyelere ve saliselere bölen sayısal düzeneğin sudan, akrep ve yelkovanın ateşten olduğu bir saat makinesinin bu doğuma tanık olduğu rivayet edildi; ama her şeyin kanıtını -kanını- istemeye -almaya- alışkın bu dünya denilen kılı ağarmış gezegenin, su ve ateşten meydana gelmiş, böyle olduğu için hem kendini hem değdiği yerin yakan, yaktığı anda da söndüren bu saatin varlığına inanmayıp Çingene'nin doğumunu yok saydığı da yine rivayettendir.

 

Dünya bu doğumu yadsıyadursun; Çingene'nin daha doğar doğmaz ayağa kalktığını, düşe kalka büyüdüğünü,  basabildiği tüm zeminlerde, billursu, gürültüsüz sesiyle şarkılar söylediğini, ama tek bir kişinin bile kendisine dönüp bakmadığını -bir bebek ve bir deli dışında- biz biliyoruz. Bu kesinlikte biliyor olmamızın nedeni, Çingene'nin bebek bir şelalenin sesiyle söylediği gürültüsüz şarkıların çok özel kulaklarca duyulduğunu bilmemizdendir.

 

O kulaktır ki, kibrit aleviyle izmarit arası bir yerlerde duman olmuş yaşama sevinci yerine, o dişiliği tatmamış memelerinde. kara bir katran emzirmiş anaların çocuklarına aittiler. Ve bu yüzden kendileri gibi özel olan Çingene'yi duydular ama göremediler. Çünkü onların da dünyaları loş, gözleri güneşe hasretti...

 

İnsan müsveddeleri güneşi de küstürmüş olmalıydı!

 

Sizi gidi kan emici sülükler! Umudun tüccarları! İpliğini pazara çıkardınız umutlarımızın. Sizi gidi kalpazanlar, kalitesiz malzeme hırsızları sizi!

Bastığınız kağıtların mürekkebi aktı, kokusu çıktı bre zındıklar!

Bok kokusu yayıcıları! Duymuyor mu burunlarınız? Duymuyor mu kulaklarınız? Ama sizin burunlarınız da yoktur kulaklarınız da. Satılığa çıkardığınız her şey gibi siz de sahtesiniz! İşlevsiz organ ve ruh bozuntuları siz de)

 

Güneşin küskünlüğünün, bu duruma ne kadar ne ölçüde izin verildiği ile bir ilgisinin olup olmadığının, çözülmesi en güç sırlardan olduğu da yine rivayetler arasındadır.

 

Belki de bu sır, Çingene'nin gürültüsüz şarkılar yerine avaz avaz bir çığlıkla söyleyeceği şarkılarla çözülecek, bir deli ve bir bebek dışındaki kadın ve erkeklerin şarkıya katıldığı olağanüstü bir koronun başlangıç notasına eşlik edecek ve belki böylece, bu kılı ağarmış gezegenin güneşi de küskünlüğüne son verip koroya katılacaktır.

 

Tabii bu bir varsayım! Ama bütün bu varsayım ve rivayetlerin, öyküye inanmamız için yeterli kanıtı oluşturduğunu, Çingene'nin su ve ateşten meydana gelmiş saat makinesini de yanına alarak, basabildiği bütün zeminlerde şarkılar söylemeye devam ettiğini ve bir gün o avaz avaz çığlığının bütün kulaklarca duyulacağını biliyoruz.

 

İşte bakın, saatin tiktakları duyulmaya başladı bile. Tik tak tik tak tik tak... Arkasından bir çığlık:

 

 

Herkese yetecek kadar güneeş, güneeeş, güneeeeeeş istiyoruuuum!

 

 

Sesinin ayar düğmesine dokunmadan kulaklarında patlayan bu şelaleye şaşırdı Çingene. Bu ses onun olabilir miydi? Etrafına bakındı. Hemen hemen aynı  modelden, koyu renk -renk bile denemezdi-  giysiler içindeki insanlar, "cık cık cık" gibi tuhaf sesler çıkararak ona bakıyorlardı. Demek ki bu ses ondan çıkmıştı.

 

Ses tellerinin bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordu. Bir daha denemek istedi. İçinde  dayanılmaz bir istek duyuyordu. Ama onu burada, bu asık suratlı, koyu renk giysili -kendi elbisesindeki renk bolluğuna sevindi- tuhaf ve ürkütücü insanların arasında yapamazdı. Yapsa da anlamazlardı. Bir daha cık cık sesi duymak istemiyordu.

 

Böyle bir dünyada yaşadığının daha önce farkına varmadığını düşünüp irkildi. Ya da daha önce farkına vardığı dünya bu dünya değildi. O, bir elinde tefi, basabildiği bütün zeminlerde şarkı söylerken insanların ona dönüp bakmasını, onu görmesini istiyordu. Ama o insanlar bu insanlar değildi. Yoksa dünya mı değiştirmişti? Başka bir gezegene gitmişti de yaşadığının kanıtı olan o saati yanına almayı mı unutmuştu?

 

Saat! Evet saat yoktu! Paniğe kapıldı. Saat olmadan geriye dönmesi mümkün değildi. Hem burada onu kabul etmezlerdi. Zaten kendisi de burada kalmak, bu çirkin suratlı, çirkin giysili insanlarla olmak istemiyordu.

 

Belki tefi ona yardım edebilirdi.

 

Vurdu! Bir daha vurdu, vurdu...

 

Birden ayaklarının dibine şiling diye ses çıkaran metal bir şey düştü. O tefe vurdukça madde de düşmeye devam ediyordu. Kendi cinsine benzemeyen insanların etrafında halka olduğunu, el çırptığını farketti. Gözlerinde iğrenç pırıltılar, ağızlarında salyalarla çemberi daraltıyorlar, "Haydi oyna oyna," diye tempo tutuyorlardı.

 

Korktu. Durdu. Kalabalık da durdu. Ayaklarının dibinde biriken metal yuvarlaklara baktı. Sonra bütün gücüyle önündeki birikintiye bir tekme savurarak haykırdı:

 

Herkese yetecek kadar güneeş, güneeeş, güneeeeeeş istiyoruuuum!

 

Kestane, çam, ıhlamur kokulu bir ormana gözlerini açtığında nefes nefeseydi. Ilık bahar rüzgarlarıyla seviştiği, güneşle yıkandığı, ayı salıncak yapıp sallandığı ülkede olmak onu sevindirmişti. Tefi ve saati yanındaydı. Gördüğü kabusu mutlaka anlatmalıydı. Bebek ve deliyi aramak için yola koyuldu. Kabustan aklında kalan tek güzel şey, sesinin kulaklarında bir şelale gibi patladığı o sözdü. Demek ki karşısına Çıkan bütün kötülükleri bu sihirli sözü söyleyerek altedebilirdi. Bunu öğrendiğine sevindi. Ormanda ilerlerken bütün gücüyle yeniden bağırdı.

 

Herkese yetecek kadar güneeş, güneeeş, güneeeeeeş istiyoruuuum!

 

 

Birkaç yaprak düştü, birkaç kuş kanat çırptı.

Sonra her şey eski sessizliğine...

Sonra her şey...

Sonra..sızlık...

 

****************

 

Emine Başa

(Arşiv)

 

Maskesiz Dergisi’nde yayımlanmıştır

 

(*) Mecit Ünal


Tarih: 12:47, 3.11.2007 Kategori: Oyku
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->