Mektup - EMINE BASA...*Ben kendimi gözlerime söyledim.* - Blogcu



EMINE BASA...*Ben kendimi gözlerime söyledim.*
br


TANIM


Şiir ve edebiyat, hayatın bazen bakmayı hiç istemediğimiz ayna yüzüdür. O aynaya bakmaya cesareti olanlar, hayatı değiştirme cesaretini de yüzlerinde taşıyanlardır............... ***EMİNE BAŞA*** İletişim:eylulguz@gmail.com



İçerik

* Ana Sayfa
* Profilim
* e-mail
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Son yazılar


-DENİZLE KONUŞMALAR -ÖFKE!
-İKİ KAPI
-DENİZLE KONUŞMALAR -Bildim Seni Hayat!
-DENİZLE KONUŞMALAR - Mavim gül...
-DENİZLE KONUŞMALAR - Rüya
-EYLÜL'ÜN UTANCI!
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -I-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -II-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -III-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -IV-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -V-
-DENİZLE KONUŞMALAR -Eller...
-DENİZLE KONUŞMALAR -Ortalama 40 çöp yalnızlık...
-DENİZLE KONUŞMALAR -Ayıp yazı!
-DENİZLE KONUŞMALAR -Zırva!

Son yorumlar


sadece benden.
şirin ses ve anlam birliği...
Teşekkür...
Üzgünüm dedi hayat..
Ikinize dair..
...
teşekkür
Ya öncesi; ya sonrası arası yokkk...
Yine aynı "SON"... (Benim için)
Ben herkesi kayda alırım!

Kategoriler




Dost Siteler/Okunası yazılar

<%Okunası yazılar%>
* İKİÇİFTLAF
* BEYHUDE EDEBİYAT
* EMEĞİN SANATI
* EMEĞİN SANATI2
* İBRAHİM KAYA
* HÜSEYİN ŞİMŞEK
* ŞERİF ERGİNBAY
* NECMİ OTÇU
* küresel barış
* küresel eylem
* küresel ısınma
* greenpeace/turkey
* Devrimci erkekler nerede?
* barışa rock
* "hrant'ın katilleri!.."


******************





*Sitedeki yazıların tüm hakları
ve sorumluluğu yazara aittir.
yazıların izin alınmadan veya yazara
atıf yapılmadan kopyalanması ve kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na
göre suçtur.*



******************



“Masumiyet, özgürlüğün sıkıntılarından hiçbirine katlanmadan nimetlerinden yararlanmaya kalkışmaktır.”


Pascal Bruckner

"Masumiyetin Ayartıcılığı"



*********************





İKİÇİFTLAF'ı Ziyaret Edin

*********************



"Hayat Fotoğraftır.

Karelerinin sanat

olabilmesi için

işçilik gerekir."

*Emine Başa*



EMİNE BAŞA

Fotoğrafları için

slideshow'un üzerini tıklayınız..



*******************


ENGİN BAŞA

Fotoğrafları için

slideshow'un üzerini tıklayınız..




*******************



İNSAN HAKLARI

EVRENSEL BEYANNAMESİ






Madde 1--

Bütün insanlar özgür, onur ve

haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve

vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik

anlayışıyla davranmalıdırlar.


Madde 2-

Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil,

din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal

veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya

herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin

bu bildirge ile ilan olunan bütün haklardan

ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.

Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet

altında veya özerk olmayan ya da başka bir

egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı

olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu

devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya

uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım

gözetilmeyecektir.


Madde 3--

Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği

herkesin hakkıdır.


Madde 4--

Hiç kimse kölelik veya kulluk altında

bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her

türlü biçimde yasaktır.


Madde 5--

Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce,

insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda

bulunulamaz ve ceza verilemez.


Madde 6--

Herkesin, her nerede olursa olsun,

hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.


Madde 7--

Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım

gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak

yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye

aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve

böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya

karşı eşit korunma hakkı vardır.


Madde 8--

Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış

temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili

ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna

başvurma hakkı vardır.


Madde 9--

Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz,

tutuklanamaz ve sürgün edilemez.


Madde 10--

Herkesin, hak ve yükümlülükleri

belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken,

tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir

mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini

istemeye hakkı vardır.














*********************




KÜRESEL SU ADALETİ HAREKETİ



"SU, DÜNYA HALKLARININ ORTAK KULLANACAĞI BİR DEĞERDİR, ÖZELLEŞTİRİLEMEZ!"



****************



*********************



SAVAŞA HAYIR!



SINIR ÖTESİNDE,SINIR BERİSİNDE, O KIYIDA, BU KIYIDA, SAVAŞA ŞİDDETE, SİLAHA,İŞGALE, MİLİTARİZME HAYIR!


BARIŞ,HEMEN ŞİMDİ!



********************



Ergenekon yetmez, 12 Eylül darbecileri de yargılansın."


 ziyaret et

********************



Türkiye'de, her üç kadından biri

şiddet görüyor!




YETEEER!


Ellerinizi

kadınların bedenlerinden,

beyinlerinden

ÇEKİN!




*********************



küresel ısınma başladı!



****************



Türkiye Kyoto'yu imzaladı. Sıra Kopenhag'da!


zafer

TBMM'nin Kyoto Protokolü'nü onaylamasından sonra, sıra bu yıl yapılacak olan ve yeni hedeflerin belirleneceği

"Kopenhag İklim Görüşmeleri"nde..


Haydi,hep birlikte TBMM milletvekillerine mektup gönderelim.

buraya tıklayarak imza verebilirsiniz..
 İmza at!



 ziyaret et

**********************



 ziyaret et

**********************



 Devrimci Siteler i ziyaret et

counter
counter
counter statistics

KENDİME AÇIK MEKTUP…


 

Frida Kahlo



 

  Alınganlık üzerine bir deneme.

 


 

Sevgili Ben,


 

Seninle, düşünmeye başladığın günden bu yana hep iç içeyiz. Yaşama dair her şeyde birlikte güldük, birlikte ağladık. Acıları ve sevinçleri birlikte paylaştık. İç dengelerimizi -ya da dengesizliklerimizi- oluştururken birbirimize güvendik. Kuşkuyu, -dozunu kaçırmadan, bazen de kaçırarak- hep yüreğimizin ortasında taşıdık. Bu çok zor bir duruştu, ama bizi diri ve ayık tuttu.


Dışarıdan gelen müdahalelere kimi zaman bilinçli, kimi zaman bilinçsiz izin verirken bile birbirimizin düşüncelerine, duygularına saygı gösterdik. Soru işaretlerini gözbebeklerimizin önünden hiç eksik etmeden, yaşamı kendimizce anlamlandırmaya çalıştık. Anlam bulmak ve yaratmak hiç kolay değildi; geceler, günler, haftalar, aylar, yıllar boyu hep tartıştık, zaman zaman büyük kavgalar ettik; birbirimizi hırpaladık. Sen beni akılcı, gerçekçi, statükocu, tutarlı, dengeli, sert diye tanımlayıp yargıladın; ben de seni, duygusal, romantik, gerçeküstücü, tutarsız, dengesiz, yumuşak, alıngan diye... Bazen, birbirimizi yargıladığımız ve yakıştırdığımız  bütün bu "kişilik özelliği" denilen şeyleri birbirine karıştırdık; ben sen, sen de ben olduk.


Yine de böylesi çatışık bir durumda bile birbirimizi hep sevdik ve şuna birlikte karar verirken mutlu olduk: Yaşam, -yani bizim yaşamımız- içi çeşitli büyüklük ve ağırlıkta renkli taşlarla döşenmiş, -döşediğimiz- durmadan dönen koca bir tekerlekti. Niye orada olduğu, neden döndüğü, koskocaman evrenin içinde nasıl bir anlam taşıdığı gibi sorulara ise verilecek yanıtımız yoktu. Bu sorulara yanıt verecek denli gelişmiş (!) bir beyin kapasitesine ve bilgisine sahip değildik. (Hoş, gelişmiş (!) bir beyin kapasitesi ve bilgisine sahip çeşitli bilimadamı, bilimkadını ve filozofun da bu soruya yanıt verdikleri söylenemezdi.)  Ama şunu biliyorduk: Çeşitli büyüklük ve ağırlıktaki bu taşlar, kendi eksenleri etrafında ağırlıklarınca dönerken tekerlek de onları döndürüyordu. Bir çeşit, birbirlerine muhtaç, birbirleri olmasa akışın bozulacağı bir düzenek...Tıpkı doğa gibi... Yani hareket, yani eylem...

Tekerleğin içindeki taşların her biri bir kişiyi (kişileri), bir durumu (durumları), bir olayı (olayları), bir yönelimi (yönelimleri), bir duyguyu (duyguları) vs. betimliyordu.Ve hiçbiri kendi kapladığı alan ve ağırlığın dışında tekerlek kadar merkez değildi. Yani, yaşamımızın merkezi, bütün o renkli taşları taşıyan ve döndüren tekerlekti. Bu yüzden, taşlardan birinin yerinden fırlaması ya da birbirine karışması veya birinin merkeze kayar gibi olması her an bir faciaya neden olabilirdi. Zaman zaman faciaya ramak kaldığında, canımızın yanması pahasına buna izin vermedik; müdahaleler ettik, bozulan yerleri onardık,  can yakar gibi, merkeze kayar gibi olduğunu hissettiğimiz taşlardan uzaklaştık, yüreğimize tutunarak gittik; o taşı -iflah olmaz derecede bozulmamışsa- söküp atmadan, öylece yerinde bırakarak, bırakırken özenle korumaya dikkat ederek..


Çünkü tarihimizi, günahı ve sevabıyla, hatası ve hatasızlığıyla biz var etmiştik. Onu sevmek ve korumak, kendimizi sevmek ve korumak demekti; kendimizi sevmek ve korumaksa dünyaya, insanlara artmak... Yani, bu taşların tarihimizi oluşturan önemli belgelerden biri olduğunu bilerek gittik. Gitmek, yürümek demekti; yani hareket, yani eylem... (İtirazlarını duyar gibiyim: ’dünyaya ve insanlara artmak’ sözüne sinir olur, böyle bir gereklilik ve zorunluluk olmadığı gibi, eksilerek yok olmanın da tıpkı öteki gibi meşru ve kullanılabilir bir hak olduğunu savunursun sen. Ama yine de ölmez, ölemezsin... Döner durursun bir ayna tutup peşimde.) Kısaca sevgili yoldaşım, senle ben, gözümüz  her an o tekerleğin üzerinde olarak, ama dünyaya da bakmayı asla unutmadan yaşadık. Zaman zaman zorlansak da tekerleğin içindeki parçaları değil, tekerleğin kendisini merkez olarak döndürmeyi başardık.

 


Şunu içimize iyice sindirmiştik: Yaşam, çok boyutlu, çok pencereli bir akıştı. Her bir pencere bir boyuta açılıyor ve her boyut kendisinin içinde, kendi rengi, kendi ağırlığıyla var oluyordu. Bu boyutu şu boyuta karıştırmanın hiçbir anlamı yoktu. Biz, bu boyutlararası yolculuklarımızda kendi rengimizi de yanımızda taşımayı asla ihmal etmeden aktık durduk. Bazen duraksadık, bazen yolumuzu şaşırdık ama hep gittik; o boyutun renginden bir-iki fırça darbesini kendi rengimize, kendi rengimizden bir-iki fırça darbesini de o boyutun rengine katarak...


Bu, çoğalmamıza, çoğalırken olanca hızıyla akıp giden  -evet, burada seninle hemfikirim; hızlandıkça bulanıklaşıp çirkinleşen- yaşamı hep bir ucundan tutmamıza, olan biten ya da olamayan bunca şey karşısında, aklımızı-yüreğimizi korumamıza  yol açtı. (Bilirim, sen korumaktan değil, ‘uçurmaktan’ yana oldun çoğu zaman. Ama eğer ben olmasaydım, şu an sen de olmazdın ve kimbilir hangi soğuk coğrafyanın, hangi ıssız bölgesinde üşüyor olurdun. Her şeye katlanırsın, ama üşümeye katlanamazsın sen. Buna izin veremezdim, anlıyor musun? Beni yine hemen suçlama, senin üzerinde iktidar kurmak değil bu. İnsan sevdiği biri üzerinde iktidar uygulayabilir mi hiç!!  Bunun  örnekleri  fazlasıyla görülse de kendimi böyle yakışıksız bir yerde görmüyorum ve senin beni öyle görmenden de hoşlanmıyorum!)


Şimdi bunları durup dururken niye yazıyorum diye merak ediyorsundur. Durup dururken değil sevgili ben! Son zamanlarda, yaşamımıza, tekerleğimize gereken özeni göstermediğini gözlemliyorum ve bu beni rahatsız ediyor. Sanki, tekerleğin içindeki taşlardan, boyutlardan biri olarak değil de, tekerleğin kendisiymiş gibi dönüp duruyorsun, bunun farkında mısın? Tarihimiz boyunca böyle tehlikeler hep atlattık seninle, ama bu kez durum farklı! Çünkü uzun bir süredir benimle konuşmuyor, tartışmıyorsun ve ben seninle ilgili olarak neler olup bittiğini oraya buraya yazdığın yazılarından, satır aralarından öğrenebiliyorum. Bu durum onca yıllık bir yoldaşlıktan sonra beni üzüyor ve endişelendiriyor tabii! Sana bazı anımsatmalarda bulunmanın iyi olacağını düşündüm. Bunu da ancak yazarak yapabilirdim.


Evet, senin için endişeleniyorum sevgili benciğim. Yazdığın yazılardan, kendini sokaklara vurmandan, dalıp dalıp gitmelerinden ötürü... Hayır hayır, bu endişe bazı insanların algıladıklarından farklı bir endişe. Çünkü seni tanıyorum: bir psikiyatristin kolaylıkla -hep kolaycıdırlar-"şizofren" tanısı koyabileceği takıntılarını, depresif ve agresif hallerini, alınganlıklarını, kırılganlıklarını, megalomanlıklarını, çıkışsızlıklarını, uçurmaya çok yaklaştığın anları... (Seni o anlardan nasıl zorla alıp çıkardığımı, baş ucunda sabahlara kadar bekleyip seni nasıl teselli ettiğimi, ağlayışlarını, haykırışlarını, eksilmelerini, kanamalarını nasıl  zorlu bir çabayla dindirdiğimi hatırlıyorum da... Neyse neyse... Ben de megalomanlık yapmayayım şimdi. Senden mi geçti nedir! ) Ama aynı zamanda, kendi kendinin doktoru olup bütün bunları  nasıl derleyip topladığını, nasıl çeki düzen verdiğini de...


Demem o ki, kimi zaman, -bazı insanlarca- "psikolojik bozukluk" olarak değerlendirilen duruşunun, dayatılan yaşama karşı bir çığlıktan ibaret olduğunu, çığlığını-duruşunu ifadelendirirken seçtiğin üslûbun insanlarda o kanıyı uyandırdığını, çünkü  "objektif", "bilimsel", "teorik", "akılcı" bir söyleyişin/eyleyişin dışında kalan her üslûbun, "sübjektif", "öznel", "bireysel", "hasta" vs. diye tanımlanıp yargılandığını, aslında yüzleşilmek istenmeyen şeyler karşısında, rahatlamanın bir yolu olarak böyle bir yargı üretildiğini..biliyorum.


Benim endişem, "içi ve dışı bir olmak" gibi bir teraneye sığınıp beni devreden çıkarmaya çalıştığın gibi bir hissiyattan kaynaklanıyor. Örneğin;  Yazdığın " (t)uzaklar" başlıklı yazında, benimle olan bir kavganı açık etmişsin. Bundan hiç mi hiç hoşlanmadım! Bunları bana söyleyebilir, benimle tartışabilirdin! (Ben de seni bir güzel ikna eder, böyle şeyler yazmanı engellerdim! Üstelik bunu, bütün o dayatmacı ikna etme yöntemlerine duyduğun tepkiyi bildiğimden, anlayamayacağın bir kurnazlıkla yapar, seni sığ sularıma çeker, orada uyuturdum.Tamam tamam, şaka yapıyoruz şunun şurasında!)

 


Doğrusunu istersen, böyle "ne idüğü belirsiz" şeyler yazmandan fena halde alındım! Yazında, yazının spotunda, "...ikiye bölünmüşlük yetmiyormuş gibi, üçüncü bir göz oluşturma çabasıdır... "  demişsin. Seninle, "parçalanmışlık" üzerine defalarca tartıştığımızı hatırlıyorum: Sen, "Ben böyle ikiye bölünmüş olarak yaşamak istemiyorum, yakamı bırak! Düşlerimin bahçesinde ölmek istiyorum," dedikçe ben, "Bu ikiye bölünmüşlük değil. Kendini ait hissetmediğin bu dünya denilen gezegende ben senin yürümeni, yemeni içmeni, insanlarla iletişim kurmanı, karnını doyurman ve asalak olmaman için çalışmanı, kendini öldürmemeni sağlıyorum. Her an burun buruna yaşadığın çılgın düşlerinin peşinde daha da çok çıldırmaman için fren oluyorum. Ben, o hep kaçtığın, zaman zaman nefret ettiğin, ama en umarsız zamanlarında yine ona sığındığın aklınım senin. Aklının dili, gözü, kulağıyım. Bu parçalanmışlık değil, anlasana. Seni sarıp sarmalamak, ısıtmak, kucaklamak... Seni bütünlemek, seni tamamlamak... Ben de kaç kez sana sığındım; kaç kez düşlerinin yelpazesinde serinletip hararetimi, o "Yok Ülke"den bir tas soğuk su içtim. Ama gidecek hiçbir yer yok! Yaşayacağın ve yaşatacağın hep bu dünya... Ölmek kolay, ama ya bu dünyaya küçücük de olsa bir çentik atma ihtimalin varsa?.. " demedim mi? Birbirimize sarılıp sarılıp ağlamadık mı? Ağlayıp ağlayıp barışmadık mı? Barışıp barışıp sevişmedik mi? Sevişip sevişip döndürmedik mi tekerleğimizi saygıyla, sevgiyle, güvenle?..


Ne oldu da şimdi yeniden bölünmüşlük/parçalanmışlık lâfları ediyorsun? ‘İçi ve dışı bir olmak‘ ne demek? Yani şimdi ben sana, dış dünyada yapmak istemediğin şeyleri yaptırıp oyun mu oynatıyorum? Öyleyse, oyun oynanan bütün alanları birlikte terketmemizi nasıl açıklıyorsun? Bu oyunun bozulması için yapılabilecekler konusunda nasıl kafa patlattığımızı?..


Yok! Yok! Çok alındım! Üstelik onca insanın gözleri önünde!.. Kimi ne ilgilendirir! Hem kimin umurunda! İnsanların, bütün bu söylenenleri  üzerine alındığını mı zannediyorsun? Haydi canım sende! Kimse üzerine bir şey alınmıyor. Herkes, ‘benimle ne ilgisi var,‘ diye dolaşıyor ortalıkta, görmüyor musun? O "kötülükleri", "pislikleri" hep başka birileri yapıyor bu durumda.  İyi de o birileri kim !? ‘Herkese kalan hiç kimseye kalmazmış‘ hesabı, kör kör dön dolap beygiri!


Evet sevgili yoldaşım, yazdıkların beni üzdü ve sana bu mektubu yazmaya karar verdim.

"Alınganlık" aslında sana has bir özelliktir. Rüzgâr yolunu şaşırıp ters yönden esse, kendinden bilecek denli alıngansındır. Sık sık seni bu konuda da aşırılığa kaçmaman noktasında uyarmışımdır. Doğrusunu istersen, bir gün kendimi de böylesi alıngan bir durumda bulacağımı hiç düşünmezdim. (Hay Allah! Alınganlık yaptığım için de alındım şimdi bak! Gel çık işin içinden! Üzüm üzüme baka baka kararırmış, Ah! Ah! Senden neler de öğrenmişim! Neyse, elbette toparlarız yazının ucunu bir yerlerinden. Biliyorum, "Bırak toparlamayı, bir gün de dağınık kalsın, " deyip kızıyorsundur bana. Ne yapayım sevgili ben, bu yaştan sonra kendimi değiştiremem ya!)


Senle beni aynı noktada buluşturan ve "pek fena bir özellik" diye bildiğimiz  şu alınganlığın aslı nedir diye merak ettim doğrusun istersen. Bazı insanlar neden alıngan olur sahi ya da çoğunlukla neden olmazlar?  "Otoriteler"in "ruhbilimsel" açıdan söyledikleri şu : "Alınganlık, başkalarınca yapılan ya da söylenenleri, özellikle aşağılık duygusundan kaynaklanan aşırı duyarlılıkla kendisine yöneltilmiş sanma ve bunlara karşı aşırı tepki gösterme durumu."


Hııımm! Bir zamanlar sana "aşağıdakiler"i örgütlemeye çalışıyorsun, demişti "yukarıdakiler"! Bir iki apolet takınca hani "yukarılar"da olunur ya! Hani bu "yukarılar"da olmak onlara, kendilerini dışarıda tutup başkaları adına ahkâm kesme hakkını verir ya! Evet evet, her ikimizde de böyle "aşağılar"dan kaynaklanan bir saplantı olmalı! Ama tersten düşünüyorum: Bu kadar ürküldüğüne göre "aşağılar"da, yeraltında bir şeyler var demek ki! "Aşağılık Duygusu" sakın o bir şeylerden, yeraltından kaynaklanıyor olmasın?!


Anladııımm! İnsanlar kendilerini "yukarılar"da hissettikleri, böyle olduklarını varsaydıkları için hiçbir şeyi üzerlerine alınmıyorlar! O nedenle ortalıkta uçuşan, yaşamı yaşanmaz kılan "kötülük"lerin, "pislikler"in sahibi bulunmuyor. O nedenle, insanlar kendilerine bakıp, "Ben neredeyim," diye sormuyor. Çünkü insanlara "aşağılar"da, yeraltında olmanın kötü bir şey olduğu öğretilmiş. Allah muhafaza! Ya orada neden, niçin, nasıl gibi soruların kaynağı bulunursa! Evet evet, insanlarda "aşağılık kompleksi" yaratılarak onların bu soruları sormaları engellenmiş. "Otorite kurbanları" da bu kompleksle yargılanmamak için alıngan değillerMİŞ GİBİ davranmışlar veya, bunun farkına varmamışlar. (Bravo bana be! Nasıl da çözdüm iki dakikada!)


Kurduğum bu mantıkla seni haklı buluyorum şimdi; alıngan olmakta sonsuz yararlar varmış! Yoksa ben böyle bir yazı yazmazdım sana. (Şimdiye kadar kendimde olmadığını varsaydığım şu "aşağılık kompleksi"nin böylesine işe yarayacağına dünyada inanmazdım! Yaşasın "Aşağılık Kompleksi!" Yaşasın "Aşağılar" ve "Aşağıdakiler!" Saçmalıyor muyum? Saçmalıyorum, ne olacak! Kim, hangi otorite, neye göre, saçmalamanın kötü bir şey olduğunu söylüyor!  Ben de bunun iyi bir şey olduğunu söylüyorum, haydi bakalım hodri meydan! Oh be!  Meydan okumak ve saçmalamak

ne güzel şeymiş!


Hazır söz ruhbilimden, psikiyatristlerden falan açılmışken, yürüttüğüm bu mantığı somut bir olayla beslemek isterim. (E bir görüşü azıcık da olsa "bilimsel" temellere dayandırmak lâzım yani!!) Şöyle ki :


Bir hastanede psikiyatrist olarak görev yapan bir doktoru düşün. Her gün gelen onlarca "hasta"ya, ‘şöyle yapın, böyle yapın’ diye psikolojik telkinlerde bulunuyor, "hasta"sını çeşitli yöntemlerle, reçetelerle "iyileştirmeye", toplumla / sistemle "uyumlu" hale getirmeye çalışıyor. Bunları "hasta"sına telkin ederken kendi yaşamına dönüp bakmıyor/bakamıyor. Oysa ki yaşamı, yaşadıkları ve yaşattıkları ..om..ok! Bakarsa sular bulanacak, bakarsa statüsü sarsılacak, bakarsa çok şey olacak...  Göze alamıyor. Hiçbir şey olmuyorMUŞ GİBİ,  kendisine, çevresine ve hastalarına oyun oynayarak yaşıyor. Kendi  telkinlerinden ve "hasta"larının söylediklerinden hiç alınmıyorMUŞ GİBİ davranıyor.


Sen haklısın yavrucuğum! "Acaba üstüme alınmam gereken bir şey var mı, acaba bu kötülükleri, pislikleri üretenlerden biri de ben miyim, karşımdaki insanı veya olayı şöyle yargılıyorum ama ben nasıl yaşıyorum, neler yapıyor, neler yaşatıyorum?" diye sorması gerekiyor artık insanların; sormamız gerekiyor... (Yoksa dünya daha da rezil olmaya devam edecek. Rezil bir dünyaya, hiçbir şey yapmadan tanıklık etmekse ayrı bir rezillik. O rezilliğin sana da bana da bulaştığı, bulaştıkça iyice rezilleşen bir dünya... Yumarta tavuk / tavuk yumurta misali kör kör dön dolap beygiri! Bir yol mutlaka olmalı! Ol-ma-lı)


"İçi ve dışı bir olmak" düsturuna terane dedim ama, şimdi düşünüyorum da galiba sen bunda da haklısın. İnsanların topluluk içindeki duruşlarıyla (dış), "özel yaşam"daki (iç) duruşları arasında, dışarıya yansıttıklarıyla iç dünyalarında yaşadıkları arasında mesafeler var. Bu mesafelerin kapanması, tek yüzlü kalışın sınırboylarında dolaşılması gerekiyor. (Şimdi bu ‘gerekiyor’ lâfına da bozulursun sen. Çünkü, "gerekircilik" de tartışageldiğimiz bir kavram. Bunu saklı tutmak ve aramızdaki tartışmayı sürdürmek kaydıyla, sanıyorum, illüzyon bir dünyanın illüzyon numaralarında soluk alıp vermenin güçlüğü bu kadar dayatmışken, bazı şeyleri değiştirmek ve becerebilmek noktasındaki bir gerekliliğe artık sen de benim kadar inanıyorsundur. Bütün o yazılarından bunu çıkarıyorum. Aman be tamam! Senin adına bir şey söylemiyorum. Ne hırçın ve alıngan bir kadınsın sen yahu!)


Evet sevgili benciğim, yazacaklarım şimdilik bu kadar. Güya sana bir güzel kızacaktım, o niyetle yola çıktım. Ama yazının ilerleyen satırlarında  görmüş olduğun gibi bazı konularda senin duruşuna yaklaştım. İçin ve dışın bir olmasına bu kadar önem vermekte de haklı mısın ne? Bunu düşüneceğim...Yalnız senden tek bir ricam var: Lütfen bana da zaman ayır ve gözünü, gönlünü tekerleğimizin üzerinden eksik etme. Seni severim bilirsin. Bu sevginin,  nereye gidersen git ardından gelecek denli güçlü bir sevgi olduğunu da...

 


Yakanı bırakacağımı mı sandın!


Ben...

……………


Emine Başa

(Arşiv)


 

Not : Maskesiz Dergisi’nde yayımlanmıştır.


Tarih: 00:29, 10.5.2009 Kategori: Mektup
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

SANDAL'A...



Sana yazmaya karar vermekte ne kadar zorlandıysam, adlarının içinden seçim yapmakta da öyle zorlandım. Bu adı seçişimin nedeni seni tanımlıyor olmasından değil, -çünkü sen tanımlanamazsın ve çünkü seni tanımlamak sınırlamak demektir- nasıl anlatsam, sana çok yakışmasından. Belki de dünya denilen şu gezegende, şu yeryüzü parçasında ve şu noktadaki duruşunun, öyküdeki (*) sandalın duruşuna ne denli benzediğini fark etmemden. Fark etmekten öte onun sen olduğunu düşünmemden.


Ay ışığının gümüşten bir ırmak gibi aksettiği, geniş, karanlık ve derin bir denizde, o ırmağın ortasında, uzaktan hiç görünmeden geçen görkemli gemiye (görkemli olduğu, salıverdiği dalgaların taa sandala kadar ulaşmasından anlaşılıyor) ulaşmaya çabalayan, arada yorulup nefesi kesilse de yetişme olasılığının verdiği coşkuyla durmadan koşan sandal... Geminin hayaliyle, önceden var olan tüm dengeleri bu temel denge uğruna bozan sandal...


Evet sensin o! Ay ışığının gümüşle çerçevelediği ırmak huzuruyla yetinemezdin, yetinmedin. Senden başka kim olabilirdi? Köpekbalıklarının gövdende delikler açmasına, piranhaların küreklerini kırıp parçalamasına, yaralarının sızım sızım sızlamasına aldırmadın. Senden başka kim?.. Üstelik kapkaranlık, ürkütücü, buz gibi suda üşüyor ve korkuyordun. Üşüdüğünü ve korktuğunu saklamadan, bir yerlere varacağı bilinen, görülmedik, tanınmadık gidene duyduğun özlemle koştun, koştun... Ve sen yaralı, minicik gövdenle koştukça, o görkemli geminin bir hayal değil gerçek olduğunu, hatta ışıklarının uzaktan göründüğünü fısıldadı martılar. Hangi kıyıkentine demirlediğini bilmiyorlardı, ama vardı o gemi, varılabilirdi...


Heeey! Martılaaar!

Yalnız bırakmayın sandalı. Ve kulağına söyleyin, yüzyıllardır arıyorum onu.


Heey! Sandaal! Sandaaal! Duyar mısın, duydun mu? Birlikte arayalım kıyıkentini, o görkemli gemiyi... Burası çok soğuk üşüyorum! Elimi niye bıraktın ölüyorum! Karabasanlarla boğuşuyorum geceleri.


Sağa dönüyorum pişkin ve çirkin suratlar! Sola dönüyorum savaşlar, ah evleri başlarına yıkılan insanlar! Ve kentin/kentlerin -insanlarının- ancak kanla, ölümle, acıyla konuşulabilirliğe, sahiplenilmeye varan, ancak bu kan, ölüm ve acının üzerinden ölçüye vurulabilen adı/adları... (Ölçüler her zaman oldu. Yargılar, yaftalar, yüceltme ya da aşağılamalar, tahlil ve tespitler hep bu ölçülere göre yapıldı. Bu ölçülere göre rengi değişti insanların. İçtenliğin nerede başlayıp, nerede bittiğinin -ben saptayamıyorum ve bu yüzden çok "zavallı" buluyorum kendimi- asla saptanamadığı bir tarih bu!)


Heeey! Sandaal! Sandaaal! Duydun mu, duyar mısın? Yaşama böyle tanıklık etmenin soğuğunda üşüyorum. Beni de al yanına. Birlikte daha hızlı koşarız belki, daha çabuk buluruz o görkemli gemiyi, demirlediği o "Yok Ülke"yi... Bunu çok istiyorum. Öyle çok istiyorum ki... "Çok" ve "İstiyorum" dan başka ne anlatabilir?


Beni de al yanına. Al ve korkumu korkunla yok et!


Not: En-en çok sevdiğim ve sana en-en çok yakışan adı, yazdığı son mektubu postaya verip buralardan giden kadına saygısızlık etmemek, onu incitmemek için yazmadım. Nerededir, ne yapar hiç bilmiyorum. Ama yaşadığından eminim. Onunla öylesine iç içe yaşadık ki bir zamanlar. Bazen lâvanta kokan soluğunu duyuyorum. Ve eğer ben ölmemişsem diyorum, o da ölmemiştir. Ve hâlâ direnmek gerektiğini düşünüyordur. Başka adlarla başka öyküler söylensin, mutlaka söylensin, diyordur. Öykü/öyküler hiç bitmesin...


İşte bunun için yazdım sana. O yazmamı isterdi. Arada yine yazabilir miyim?


.......

Emine Başa

(Arşiv)


(*) Pınar Kür: "Bir Deli Ağaç"


Tarih: 18:30, 1.3.2009 Kategori: Mektup
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->