Masal - EMINE BASA...*Ben kendimi gözlerime söyledim.* - Blogcu



EMINE BASA...*Ben kendimi gözlerime söyledim.*
br


TANIM


Şiir ve edebiyat, hayatın bazen bakmayı hiç istemediğimiz ayna yüzüdür. O aynaya bakmaya cesareti olanlar, hayatı değiştirme cesaretini de yüzlerinde taşıyanlardır............... ***EMİNE BAŞA*** İletişim:eylulguz@gmail.com



İçerik

* Ana Sayfa
* Profilim
* e-mail
* Arşiv
* Arkadaşlarım

Son yazılar


-DENİZLE KONUŞMALAR -ÖFKE!
-İKİ KAPI
-DENİZLE KONUŞMALAR -Bildim Seni Hayat!
-DENİZLE KONUŞMALAR - Mavim gül...
-DENİZLE KONUŞMALAR - Rüya
-EYLÜL'ÜN UTANCI!
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -I-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -II-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -III-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -IV-
-EYLÜL SÖYLEYİŞLERİ -V-
-DENİZLE KONUŞMALAR -Eller...
-DENİZLE KONUŞMALAR -Ortalama 40 çöp yalnızlık...
-DENİZLE KONUŞMALAR -Ayıp yazı!
-DENİZLE KONUŞMALAR -Zırva!

Son yorumlar


sadece benden.
şirin ses ve anlam birliği...
Teşekkür...
Üzgünüm dedi hayat..
Ikinize dair..
...
teşekkür
Ya öncesi; ya sonrası arası yokkk...
Yine aynı "SON"... (Benim için)
Ben herkesi kayda alırım!

Kategoriler




Dost Siteler/Okunası yazılar

<%Okunası yazılar%>
* İKİÇİFTLAF
* BEYHUDE EDEBİYAT
* EMEĞİN SANATI
* EMEĞİN SANATI2
* İBRAHİM KAYA
* HÜSEYİN ŞİMŞEK
* ŞERİF ERGİNBAY
* NECMİ OTÇU
* küresel barış
* küresel eylem
* küresel ısınma
* greenpeace/turkey
* Devrimci erkekler nerede?
* barışa rock
* "hrant'ın katilleri!.."


******************





*Sitedeki yazıların tüm hakları
ve sorumluluğu yazara aittir.
yazıların izin alınmadan veya yazara
atıf yapılmadan kopyalanması ve kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na
göre suçtur.*



******************



“Masumiyet, özgürlüğün sıkıntılarından hiçbirine katlanmadan nimetlerinden yararlanmaya kalkışmaktır.”


Pascal Bruckner

"Masumiyetin Ayartıcılığı"



*********************





İKİÇİFTLAF'ı Ziyaret Edin

*********************



"Hayat Fotoğraftır.

Karelerinin sanat

olabilmesi için

işçilik gerekir."

*Emine Başa*



EMİNE BAŞA

Fotoğrafları için

slideshow'un üzerini tıklayınız..



*******************


ENGİN BAŞA

Fotoğrafları için

slideshow'un üzerini tıklayınız..




*******************



İNSAN HAKLARI

EVRENSEL BEYANNAMESİ






Madde 1--

Bütün insanlar özgür, onur ve

haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve

vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik

anlayışıyla davranmalıdırlar.


Madde 2-

Herkes, ırk, renk, cinsiyet, dil,

din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal

veya sosyal köken, mülkiyet, doğuş veya

herhangi başka bir ayrım gözetmeksizin

bu bildirge ile ilan olunan bütün haklardan

ve bütün özgürlüklerden yararlanabilir.

Ayrıca, ister bağımsız olsun, ister vesayet

altında veya özerk olmayan ya da başka bir

egemenlik kısıtlamasına bağlı ülke yurttaşı

olsun, bir kimse hakkında, uyruğunda bulunduğu

devlet veya ülkenin siyasal, hukuksal veya

uluslararası statüsü bakımından hiçbir ayrım

gözetilmeyecektir.


Madde 3--

Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği

herkesin hakkıdır.


Madde 4--

Hiç kimse kölelik veya kulluk altında

bulundurulamaz, kölelik ve köle ticareti her

türlü biçimde yasaktır.


Madde 5--

Hiç kimseye işkence yapılamaz, zalimce,

insanlık dışı veya onur kırıcı davranışlarda

bulunulamaz ve ceza verilemez.


Madde 6--

Herkesin, her nerede olursa olsun,

hukuksal kişiliğinin tanınması hakkı vardır.


Madde 7--

Herkes yasa önünde eşittir ve ayrım

gözetilmeksizin yasanın korunmasından eşit olarak

yararlanma hakkına sahiptir. Herkesin bu Bildirgeye

aykırı her türlü ayrım gözetici işleme karşı ve

böyle işlemler için yapılacak her türlü kışkırtmaya

karşı eşit korunma hakkı vardır.


Madde 8--

Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış

temel haklarını çiğneyen eylemlere karşı yetkili

ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yoluna

başvurma hakkı vardır.


Madde 9--

Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz,

tutuklanamaz ve sürgün edilemez.


Madde 10--

Herkesin, hak ve yükümlülükleri

belirlenirken ve kendisine bir suç yüklenirken,

tam bir şekilde davasının bağımsız ve tarafsız bir

mahkeme tarafından hakça ve açık olarak görülmesini

istemeye hakkı vardır.














*********************




KÜRESEL SU ADALETİ HAREKETİ



"SU, DÜNYA HALKLARININ ORTAK KULLANACAĞI BİR DEĞERDİR, ÖZELLEŞTİRİLEMEZ!"



****************



*********************



SAVAŞA HAYIR!



SINIR ÖTESİNDE,SINIR BERİSİNDE, O KIYIDA, BU KIYIDA, SAVAŞA ŞİDDETE, SİLAHA,İŞGALE, MİLİTARİZME HAYIR!


BARIŞ,HEMEN ŞİMDİ!



********************



Ergenekon yetmez, 12 Eylül darbecileri de yargılansın."


 ziyaret et

********************



Türkiye'de, her üç kadından biri

şiddet görüyor!




YETEEER!


Ellerinizi

kadınların bedenlerinden,

beyinlerinden

ÇEKİN!




*********************



küresel ısınma başladı!



****************



Türkiye Kyoto'yu imzaladı. Sıra Kopenhag'da!


zafer

TBMM'nin Kyoto Protokolü'nü onaylamasından sonra, sıra bu yıl yapılacak olan ve yeni hedeflerin belirleneceği

"Kopenhag İklim Görüşmeleri"nde..


Haydi,hep birlikte TBMM milletvekillerine mektup gönderelim.

buraya tıklayarak imza verebilirsiniz..
 İmza at!



 ziyaret et

**********************



 ziyaret et

**********************



 Devrimci Siteler i ziyaret et



RÜYAM(A)SAL

 

 

JOSEPH MALLORD WILLIAM

 

 

 

 

Renkışıkses

 

 

-I-

 

 

Bir varmış bir yokmuş. Gerçek yalan içinde, hakikat düş içinde, renk ses iken,

ışık lâl iken,  ben aynamda görüneni tıngır mıngır sarsar iken…

 

Denizi Yokülke’ye açılan çok geniş bir kumsal varmış. Güneş denizin içinde batmak üzereymiş.

 

Deniz kuma, kum ormana,  orman dağa, dağ göğe sevdalıymış. Bu sevdanın tarihi çok eskilere dayanıyormuş: Bir rivayete göre Güneş’ten doğan bu Dünya denilen gezegen, neredeyse ilk soğuma anlarından başlayarak ve milyonbinyıl sabırla bekleyerek denizi, kumu, ormanı, dağı ve göğü doğurmuş. Deniz, kum, orman, dağ ve gök de birbirleri içinde ve birbirleri için hep doğurarak  koca bir örgüle (örgüt/aile) oluşturmuşlar ve her gün birbirlerine yeni sürprizler hazırlayarak bu sevdanın, bu kozmik dengenin taze, diri, coşkun kalmasını sağlamışlar.

 

Taze, diri ve coşkun kalmasının en önemli nedenlerinden biri de yukarıdan aşağıya veya aşağıdan yukarıya doğru örgülenmeyi reddedip dairesel bir konumu seçmeleriymiş. Yani biri olmadan diğeri olmaz, olmasının bir anlamı kalmazmış. Ve çünkü zaten evren ve evrendeki her şey dairesel, yani yuvarlakmış. Bir başka deyişle dişi… Daha önemli nedense bu koca örgülenin bir liderinin, bir yöneticisinin, bir tanrısının olmamasıymış. Bu nedenle her şey birbirine derin bir içgörüyle, sevgiyle, saygıyla, sorumlulukla, içi titreyerek, yani AŞK’la bağlıymış.

 

İşte o denizi Yokülke’ye açılan o çok geniş kumsalda, anlardan bir an, Güneş denizin içinde batmak üzereymiş.

 

Aslında Güneş’in battığı veya doğduğu yokmuş. O milyonlarca yıldır aynı yerde, gezegenler, asteroitler, göktaşları, kuyrukluyıldızlar ve kozmik tozlarla arkadaş, salına salına, sadece arada sıkıntıdan püskürerek dönermiş. Güneşin yeniden doğup doğmayacağı sorusu, Dünya canlılarının sorusuymuş. Bu bilinir bilinemezlik onları çok endişelendirirmiş. Çünkü hayatlarının hemen hemen tamamı Güneş’e bağlıymış. (Milyonbinyıllar sonra Dünya canlılarından insanın, kozmik dengeye yaptığı kötülükler nedeniyle bu endişenin gerçek olmaya doğru evrildiği ise bu masalın konusu değilmiş.)  Güneş, Dünya’yı aydınlatmak, ısıtmak ve yaydığı enerjiyle hayatın hemen hemen tamamının varolmasını sağlamaktan dolayı ne kibirlenir ne de bunun sorumsuzluğunu hissedermiş. Ve bu varoluş, bizim de masalın içine bir türlü giremeyişimizin en önemli nedenlerinden biriymiş. 

 

-II-

 

Efendim, son kez ve tekraren; işte o Dünya denilen gezegenin, o çok geniş kumsalının Yokülke’ye açılan denizinde, anlardan bir an,  Güneş, denizin içinde batmak üzereymiş.

 

Masal bu ya, deniz de kumsal da görülmedik, bilinmedik bir renkmiş. Sarıya mavi düşmüş gibi ama yeşil değil,  kırmızıya sarı düşmüş gibi ama turuncu değil, maviye kırmızı düşmüş gibi ama mor değil...Miş. Renkler sadece yağıyor, yağarken mutlu gülücük sesleri çıkarıyorlarmış. Çünkü kırmızı, yeşil, mavi olmak umurlarında değilmiş. Ve çünkü -başka canlıların farklı renk algısına hürmeten- insan gözüne has renk algısının yüceltilmediği bir cennetmiş burası. Ve yine çünkü büyük bir orkestra, bu miş mişlerin arasında kendinden geçercesine çalıyormuş.

 

Çalanların ayakları suyun içinde ve çıplakmış. İlk bakışta kadın mı erkek mi oldukları anlaşılamayan orkestra elemanları yaylı sazlar çalıyormuş. Ortada bestelenmiş bir eser ve şef falan da yokmuş. Her sazdan ayrı bir tını çıkmasına rağmen olağanüstü bir uyum varmış.

 

Denizin üzerinde ise binlerce sandal, hafif hafif sallanıyormuş. Sandalın içindeki insanlar  ellerinde tuttukları fenerlerle dinliyormuş konseri. Kumsal tarafı da hıncahınç doluymuş. İnsanlar rengarenk örtülerde oturuyormuş. Her nokta ışık içindeymiş. Ateş böceklerinin saklanmaktan başka çaresi yokmuş. Olanları görüntüleyen, olacakları görüntüleyecek olan bir de  kamera varmış. O da bu masalın baş kahramanlarından biriymiş.

 

Hafif bir rüzgar esiyor, kameranın arkasında kalan ağaçların yaprakları hışırdıyormuş. Önce bu hışırtıdan anlıyormuşuz orada ağaç olduğunu. Bir ara, denizin ve yaprakların sesini duyup çalmayı bırakan orkestra elemanlarından birinin, diğerlerini sözsüz etkilemesiyle susuvermiş orkestra. Şimdi yalnızca denizin ve yaprakların sesi duyuluyormuş.

 

Kamera açı değiştirmiş ve kumsalın arkasında kalan o sonsuz ormana dönmüş yüzünü. İnsanlar bu kez ormanın konserini dinlemeye dalmış. Tek bir nota atlamamak için ne nefes alıyor ne de kıpırdıyorlarmış. Bu nirvanayı, deniz tarafından gelen ince, tiz bir kadın sesi bozmuş. Karın boşluğundan gelip burnun duvarlarına çarpmasıyla oluşan bir sesmiş bu. Yakıcı, yürek söken…

 

Kamera şaşırmış! Hızla dönüp aramaya başlamış sesin bedenini. Bulur gibi olduğunda bir başkası, derken bir başkası girmiş araya. Kamera açısını genişletmekten başka çıkar yol bulamamış. Tepeden, kuşbakışı izlemekte ve kaydetmekteymiş şimdi olanları.

 

Sazlar girmiş sonra. İnsan, doğa, alet üçlüsü, birbirlerini incitmeden, atlamadan, öylesine güzel bir senfoniye başlamış ki, bu doğaçlama, güneşin battığı yerden ayın doğmasına ve denizin üzerinde dans etmesine neden olmuş. Yıldızlar da öyle…

 

Coşku büyümüş büyümüş… Kamera tekrar yere inmiş, birer birer insan yüzlerinde dolaşmış ve o yüzlerde şimdiye kadar olmadığı denli kararlı bir ışık keşfetmiş: Çalan dinleyen, söyleyen susan, eyleyen duran hiyerarşisine izin vermedikleri için ne kadar mutlu olduklarının ışığını… Öyle ki ortalık daha da aydınlanmış.

 

İnsanların ellerindeki fenerlerden yayılan ışıktan daha güçlü olan bu ışığın, o ana kadar lâl olan dili çözülmüş. Ateş böceklerine seslenmiş: “Sizin ışığınız benimkinden güçsüz değil. Saklanmaya ihtiyacınız yok. Siz  de katılın  şarkımıza ve dansa. Burada herkes ve her şey birbirini üretmek için var kendince ve kendine. Evrenin dairesel kodunu yeniden keşfettik. Bu aydınlanmaya siz de katılın. Örgülemizin hep ve durmadan bu keşfi yapmasını dileyin.”

 

 

 -III-

 

Bu senfoni, dans ve aydınlanma saatlerce ama saatlerce sürmüş. Sonra birden orkestra susmuş. Kumsaldaki insanlar koşturmaya başlamış. Deniz tarafında da bir devinim olmuş. Bütün sandallar tek bir sandal etrafında toplanmış. Büyük bir fısıltı kumsalı sarmış: AŞK geliyor, AŞK geliyor, AŞK geliyor...

 

O sandalın içinde iki kişi varmış. Ay, denizle oynaşını bırakıp azizlerin başındaki haleye benzer ışık  huzmesini o iki kişinin başına göndererek saygıya durmuş. Herkes ve her şey bu saygıya katılmış. Çünkü AŞK taşıyıcılarıymış onlar. Ve çünkü her şey AŞK’tan doğarmış. Ve yine çünkü örgülenin daha milyonbinyıl ayakta kalmasının tek yolu AŞK’mış. Bu yüzden sandal -evrendeki her şey gibi- gururla ama kibirsiz ağır ağır ilerliyormuş.

 

Ateş olmadan AŞK olmazmış.

 

Kumsaldakiler ortaya çalı çırpı yığmış. Ve o dağ gibi çalı çırpıyı tutuşturuvermişler. Hiç görülmedik bir renge bürünmüş gece yeniden. İnsanlar ateşin etrafında el ele tutuşup bir zincir oluşturmuş. Kamera gözlerini sandala odaklamış. Yüzlerce sandal, o iki kişiyi taşıyan sandalın sağında ve solunda, kıyıya paralel düz bir çizgi halinde dizilerek kumsala doğru ilerlemiş, ilerlemiş…

 

Kıyıya gelince önce AŞK taşıyıcılar, arkasından diğerleri atlamış çıplak ayaklarıyla. AŞK taşıyıcıların başına çiçeklerden yapılmış taç yerleştirmişler. AŞK taşıyıcılar da diğerlerinin başına takmış  aynısından. Ay buna hiç gücenmemiş. Çünkü şimdi sıranın çiçeklere geldiğini biliyormuş. Kumsaldakilerin sırtı ormana, yüzü denize, denizdekilerin sırtı denize yüzü ormana dönükmüş. Ellerini birbirlerine kenetleyerek kilometrelerce zincir oluşturmuşlar ve hep birlikte ateşe doğru yürümüşler.

 

Ateşe doğru yürümek, AŞK’ın hasretini dindirmiş, hararetini söndürmüş. AŞK ve ateş kucaklaşıp birbirlerinde erirken, kumsaldakiler ve denizdekiler birbirlerinde çoğalmış.

 

Bu çiçek, renkışıkses bahçesi içinde, örgülenin en yaşlılarından biri seslenmiş: "AŞK taşıyıcıları dansa davet ediyorum."  demiş. Orkestra aletleri –daha çok yaylı sazlar- bu yaşlı sesle şaşkınlıktan kurtulup çalmaya başlamış. İnsanların iç sesi de bu müziğe eşlik edince ortaya lirik bir oratorya çıkmış.

 

AŞK taşıyıcılar iki adım atarak ateşe iyice yaklaşmış. Birkaç saniye yüzleri birbirlerinin yüzünde öylece durmuşlar, AŞK, gözbebeklerinin içinde büyümüş, büyümüş… O kadar güzelmiş ki yüzleri, bu güzellikten ateş canlanmış, orman bütün börtü böceği bağrına basarak en güzel kokusunu salmış. Kestane, çam, ıhlamur, ardıç, tarçın, sandal, defne, servi, ceviz, incir birbirine göz kırpmış, rüzgâr keyfinden ıslık çalmaya başlamış, ay yeniden denizin bedenine kıvrılmış, deniz kımıl kımıl olmuş…

 

AŞK taşıyıcılar dönmeye başlamış. Az sonra diğerleri de  katılmış bu dansa. Dönmüşler dönmüşler… Yere, göğe, denize karışmışlar. Birden gökten bir şeyler yağmış. Yıldızmış bunlar. Milyonlarca, milyonlarca yıldız yağıyormuş. Deniz, kumsal, insanlar yıldız içindeymiş.

 

Bir tane de benim avucuma düşmüş. Sana vermişim yıldızı. "Bu çılgın gecenin anısına sakla benim için, beni sakla" demişim. Sonra sen, senin avucuna düşenden bir tane bana vermişsin. "Sen de beni sakla, yerde gökte ve denizde” demişsin. Ve bir aryaya başlamışsın. Herkes susmuş. Sonra ben almışım bıraktığın yerden şarkıyı. Sesim yükselmişyükselmişyükselmiş…

 

 

 

“Stoooop!”

 

Veya çığlığım!

 

Uyandım!

 

Rüyamdaki anlatıcının yüzünü ise anımsayamadım.

 

............

Emine Başa

 

Not: Eski bir rüya, masallaştırılarak yeniden kaleme alınmıştır. (Mayıs 2008)

 

 

 

 


Tarih: 15:56, 21.6.2009 Kategori: Masal
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

BAHARDAN AZ ÖNCE...





Fotoğraf: Emine Başa




HAVA

 

 

Bahardan az önceydi. Yerküre, hep beklediği gibi Eros'un okunu sessizce bekliyordu. Ne Eros bekletirdi bekleyenleri, ne bekleyenler Eros'un okundan kuşku duyarlardı. Milyonlarca yıldır bu döngü böyle devam ederdi.

 

Evrenin başlangıcında, henüz her şey karanlıklar içindeyken, koca siyah kanatları olan gece tanrıçası Nyks'in rüzgâr ile sevişmesinden doğmuştu O. Bir yarısı yer, bir yarısı gök olan ölümsüzlerin en yakışıklısı, ilk ışıldayandı. Dünyanın devinim gücü, çoğaltıcı dürtüsüydü. Aşk tanrısıydı. Görevi soyun sürekliliğini sağlamaktı; soyun, tohumun ve toprağın...

 

İşte şimdi yerküreyi yeniden döllemeye hazırlanıyordu. Dölleyip yaşama sevincini aşılamaya. Okuyla patlatacaktı yerkürenin tohumlarını bir bir. Önce havanın, sonra suyun ve daha sonra da toprağın... Dirilecekti ölümle eş uykuya yatanlar.

 

İlk okunu havaya attı Eros. Tanrılar tanrısı Zeus, Olympos'un tepesinden bağırdı neşeyle: "Bravo! Tam isabeeet! Isınsın hava, ısınsın da yağmur getirsin bereketli topraklara. Isınsın şu zavallı ölümlüler! Isınsınlar da üzerlerindeki miskin hava dağılsın!"

 

Sevindi Eros. Yerküreyi yemyeşil seyretmeyi, insanların coşkuyla oradan oraya koşturmasını, aşkın cıvıldaşıp baharla sevişmesini çok seviyordu. Mart ayı geldiğinde yerinde duramıyordu bu yüzden. İşte ilk adım tamamlanmıştı. Şimdi sıra sudaydı...

 

SU

 

Eros'un bir haftalık zamanı vardı. Hep yaptığı gibi, aşk ve cinsellik tanrıçası, neşenin arkadaşı Aphrodite'nin yanına gitti. Okunu suya atmadan önce hep ona danışırdı. Ne de olsa deniz Aphrodite’ten sorulurdu. Çünkü o denizlerdeki dalgaların köpüğünden doğmuştu.

 

Aphrodite, yaşamını, doğan bütün erkek çocuklarını yemek gibi bir huyu olan gök tanrısı Ouranos'un en son oğlu Kronos’a borçluydu. Kronos, Ouranos'un gazabından kurtulmayı başarınca, kendi hayatını kurtarmak ve babasını doğurtan olmaktan uzak tutmak için bir gün babasını pusuya düşürüp erkeklik organını keserek denize savurdu. Ouranos'un organları uzun süre, çevrelerinde beyaz bir köpük (aphros) oluşuncaya kadar denizde oradan oraya sürüklendi. Ve bir süre sonra bu tanrısal köpükten Aphrodite yükseldi.

 

Aphrodite, Eros'un tersine üremekten bağımsız, katıksız cinselliğin anasıydı. Tatlı bir ten hazzına, yumuşaklığa, muzip bir gülüşe sahipti ve çok kıskançtı. Eros'u da kıskanıyordu. Onun, soyun sürekliliğini sağlayan üretme gücüne hayrandı. Kendisi yapamıyordu. Çünkü sadece aşktan haz alıyordu.

 

- Yine geldin mi ölümsüzlerin en yakışıklısı, dedi Aphrodite Eros’u görünce. Sarayının -saray Olympos'un en yüksek tepesindeydi- terasında,  büyük bir dürbünle aşağıyı seyretmekteydi.

 

- Evet tanrıçam. Cemrenin zamanı geldi. Suya atacağım okumu. Deniz dibindekiler yüzeye çıksın, yumurtalar-larvalar patlasın, oksijen daha iyi emilebilsin diye ısıtacağım suyu. Tabii iznin olursa...

 

- Ne sıkıcı! Bir şey yapmak için zamana ihtiyaç duyulması... Oysa benim canım ne zaman isterse sevişebilirim.

 

Eros her zaman utanıyordu bu güzeller güzeli tanrıçadan. Başını öne eğdi. Aphrodite bir kahkaha attı.

 

- Gel bak.  Akşamdan kalma sevişmemin izi denizin üzerinde hâlâ duruyor. Hâlâ kımıl kımıl, hâlâ köpük köpük... İşte bu köpük başını döndürüyor ölümlü insanların. Bu köpük aşk, bu köpük şehvet, bu köpük şiir... Gel bak, gel...

 

Eros yaklaştı. Uzun dürbüne tek gözünü yaklaştırdı.  “Kayalıkların kıyısına oturmuş bir şeyler yazan kadını görüyor musun,“ dedi Aphrodite. “Evet, “ dedi Eros. Upuzun sahilde, büyük bir kayalığın üzerinde oturan, rüzgârdan kendini korumaya çalışarak elindeki deftere bir şeyler yazan kadını görüyordu. Deniz kabarmıştı. Aphrodite köpük köpük kıyıda dansediyordu.  

 

- Bu kadın bir aşık. Her gün gelir bu kıyıya ve benimle söyleşir,  ulaşmayacak mektuplar yazar sevdiğine. Onu okunla vurmuş olmalısın!

 

- Hayır! Ben...

 

- Tamam tamam anladık! Sen dölletensin! Soyun sürdürücüsü ! Zaten bu kadın da daha çok benimle ilgileniyor. Soyla falan ilgilendiği yok ! Yazdıklarını okuyabiliyor musun?

 

Kadının yazdıklarını okuyamıyordu Eros. İç sesini kullanarak Zeus'a seslendi: "Neden esiyorsun yine deli deli ey Zeus? Şu rüzgârını biraz hafiflet! Uçuşuyor defterin yaprakları ve bir şey okuyamıyorum. " Zeus, " Çünkü çok öfkeliyim. Karım Hera'ya sinirlendim. İki dakikalık izin sana. Çabuk oku ve beni öfkemle bırak ! " diye karşılık verdi.

 

Rüzgâr bir an durunca okudu Eros kadının yazdıklarını :

 

öyle bir köpük

köpük köpük

 

dalga unuttu mavi olmayı

çıplaklığını içime bıraktı da

köpüğe dikti tenini

yakıştı öfkenin rengi

tuz fısıldadı kulağıma

aşkı yak

gemileri yak

kendini yak

vur cesedini kıyıya

vurarak sus

parçalanarak sus

kaybolarak sus

ki aşk bahane yaratır

yeniden yakmalara

yanmalara

yanmalara

kim demiş dili kırmızı öfkenin

bal gibi mavi

unutsan da deniz yansıtır

susmanın dili derin

 

vur

parçalan

kaybol

ve sus

köpük köpük

 

 

- Evet, okudum. Gerçekten de seninle daha çok ilgileniyormuş, dedi  Aphrodite’e.

 

- Ama şimdi ben oklarımla ilgilenmeliyim. Onu temizlemeli, yeni cemrelere hazırlamalıyım. Daha sırada toprak var...

 

- Ne o, kıskandın galiba, dedi Aphrodite şuh bir kahkaha patlatarak ve  muzipçe ekledi:

 

- Öyle çok ki benimle ilgilenen insanlar. Bu kadın gibi binlercesi var dünyanın her yerinde. Sadece aşk için, haz için yaşayan, soyun üremesinden bağımsız, buna kayıtsız... Sense hâlâ insanları birleştirip yenidoğanlar yaratmak için uğraş bakalım!

 

- Ama sevgili tanrıçam, başka türlü yerküreyi nasıl yaşatırız? Nasıl sağlarız Kosmos'un düzenini? Ben olmazsam bu nasıl mümkün olur?

 

Aphrodite Eros'un bu saf ve temiz haline bayılıyordu. Gerçekten de bu saflık olmasa ne yerküre yaşayabilir ne de Kosmos'da her şey bu kadar yerli yerinde olabilirdi... "Haklısın Eros," dedi, "sen bana bakma. Bilirsin ben sadece ten hazzından anlarım. Seninle eğleniyordum! Hadi, Mart beklemez, yerküre beklemez ve de tohum beklemez... Periyodu tamamla artık."

 

Eros, her zamanki saflığına yenik düşmüş, Aphrodite'in keskin zekasının ürünü olan o tatlı ironisinin kurbanı olmuştu. Oklarını alarak dinlenmeye çekildi.

 

Bir hafta dolduğunda okunu suya fırlatmak üzere hazırdı Eros . Aphrodite yanıbaşında ona yol gösterdi: "Tam şuraya, suyun kalbine fırlatmalısın okunu," dedi, "ki ısınsın bedenim. Tenimin her yerinde balıklar oynaşsın. Köpüğüm yumuşasın. Tatlı salınışlarla insanlara huzur versin. Kıyıları doldursunlar sevgiyle, aşkla..."

 

Eros gerinip oku fırlattı . "Tam isabeeet!" diye bağırdı bu kez Aphrodite. Yüzü ışıdı Eros'un.

 

TOPRAK

 

Tanrıçasına veda edip toprak denilen, yaşamı veren ve alan Büyük Evrensel Anne'nin, koca memeli Gaia'nın yanına gitti. Ondan da izin alması gerekiyordu. Topraktaki tohumların, börtü böceğin sahibi oydu.

 

Gaia büyük bir coşkuyla karşıladı Eros'u. "Gel benim dölletenim, gel benim, ağacımı, dalımı, yaprağımı, otumu, çiçeğimi coşturanım. Tohumlar, kökler seni bekliyor, gel..."

 

Eros en çok Gaia'dan sevgi ve ilgi görüyordu. Ona sarıldı. " Bu defa da hazırım sana Büyük Evrensel Anne" dedi. " Son okumu, çocuklarının doğumuna hazırladım. Patlasınlar bu baharda da. Patlasınlar ve yeşile döndürsünler dünyayı. Sonra birlikte seyredelim varettiklerimizi."

 

- Seyredelim ya Eros’um. Sancılarım çoğalmıştı. Kurtar beni bu sancılardan!

 

Bir hafta sonra Eros kurtardı Gaia'yı sancılarından. Ve büyük şenlikler düzenlendi Olympos'un yükseklerinde... Cemreler düşmüş, yerküre ısınmıştı. Şimdi seyreyleme zamanıydı.

 

 

YANSIMA

 

Upuzun bir sahilde, büyük bir kayalığın üzerinde oturan bir kadın, yukarıda olanlardan ve seyredildiğinden habersiz defterine bir şeyler yazıyordu. Deniz sakin, rüzgâr durgundu. Bulutların arasından yüzünü gösteren güneş ısıtıyordu. Dağların silüeti -en tepelerde kar olmasına rağmen- güneşin ışınları ile pırıl pırıldı ve havada baharın kokusu vardı. Kadın bir yandan yazarken bir yandan da yanındaki bahar dalını okşuyordu...

 

"Baharlar açmış! İşte erik, şeftali... Bu sevinci paylaşır mısın? Sana bir bahar dalı gönderiyorum. Koparmaya elim varmadı önce. Ama biliyorum ki sen onu yeşertecek, gözün gibi bakacaksın...

 

Kırlara gitmeli şimdi. Papatyalar da açmış mıdır? Ya gelincikler, çiğdemler?.. Bu güzelim memlekette dağlar, ovalar yeşile kesmiştir, yeşilin her tonuna... Yollarda olmak isterdim. Uçsuz bucaksız, kıvrıla kıvrıla dönen yollarda. Börtü böcek içinde...

 

Bir yanım sızlıyor! Ah! Nasıl da sızlıyor! Bu güzellikleri yok ediyoruz. Çocuklarımızı betona alıştırıyoruz. Yeşili göremeyecekler, göremeyecekler! Neyse ki bahar iyimserliğimi artırıyor. Doğa direniyor bir avuç insanla birlikte. Direnmeli, direnmeli!

 

Direnmek deyince aklıma gelen bir masalı anlatayım mı sana? Küçücük bir masal bu; garip bir ülkede, yaşamak için direnen AKASYA’nın masalı...

 

“Akasyacık bir gün sürgün vermeye çalıştığı yerden, başını toprağa daldırdığı gibi bir gezintiye çıkmış. Merhaba kestane, merhaba çam... Kimsin, nesin, nerelisin derken, lâf gelmiş mi bizim Akasya’nın köküne! Bir uğultudur başlamış rüzgârdan. Kökü dışarda..kökü dışarda..kökü dışar...kökü...“ *

 

O günden sonra bizim Akasya’nın başına gelmeyen kalmamış! Koca koca gövdelerini ayakta tutmak için toprağın en derinlerine kök salmış olan kestane, çam gibi ağaçlar bir gün bile o karanlık, nemli, solucanlarla dolu yer altından, şöyle başlarını uzatıp bakmamışlar aydınlığa. O kadar korkuyorlarmış ki aydınlıktan. Akasyacığı, başka ağaçları kandırmasın diye yanlarından kovmuşlar. Kendilerine benzeyen bütün ağaçları uyarmayı da ihmâl etmemişler.

 

Akasya şimdilerde hâlâ çiçeklerini açabileceği bir yer arıyormuş. Bulur mu dersin? Dedim ya, BAHAR İYİMSERLİĞİMİ ARTIRIYOR.

BAHAR İYİMSERLİĞİMİ...

BAHAR..."

 

............

 

Emine Başa

 

Kaynakça:  Arkeoloji ve Sanat Yayınları/

Antik Yunan'da Mitoloji 

* Ruhi Su'nun sesinden

 

 

 

 

 

 

 

 

 


Tarih: 15:44, 18.3.2009 Kategori: Masal
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

TUT Kİ...



Fotoğraf: Engin Başa
Düzenleme: Emine Başa





Bir varmış(ız), bir yokmuş(uz). Pirelerin filleri yuttuğu devirlerin çok çok ötesinde -belki de çok çok öncesinde- adı, tarihi, zamanı ve sınırları belli olmayan bir ülkedeymişiz ve tut ki karnımız acıkmış. Ama annemize küsmemişiz. Annemiz yokmuş ki... Ne sözcük olarak söyler ne de yaşam biçimi olarak böyle yaşarmışız.


Yaşlı-genç, kadın-erkek, bebek-çocuk, anne-baba gibi kategorilerin dışındaymışız. Henüz büyümemiş insanlara bakmak herkesin sorumluluğundaymış. Zaten öbek öbek bir arada yaşar, birlikte üretir, ürettiğimizi birlikte paylaşırmışız. Paylaşamadığımız hiçbir şey, ama hiçbir şey yokmuş. İktidarın ve hırsın, yönetme ve yönetilmenin, mülkün ve mülkiyetçiliğin olmadığı, kimsenin kimseye küsmediği/küsmeyeceği, adı, tarihi, zamanı ve sınırları belli olmayan bir ülkedeymişiz. Ve tut ki karnımız acıkmış.


Hepimizin bir adı varmış yalnız. Tek bir adı... Önü-arkası, altı-üstü yokmuş. Öylece, çırılçıplak... Bu yüzden kimse kimseye bilgiçlik taslayamıyormuş. Zaten bilgiçlik taslamayı da bilmiyormuşuz. Herkes birbirinden çok şey öğreniyor, bilenler bilmeyenlere, bilmeyenler bilenlere kendi bildiklerini aktarıyormuş sevgiyle. Böylece hepimiz hem her şeyi bilen hem de hiçbir şeyi bilmeyen oluyormuşuz.


Bilginin bile iktidar olduğu, adının önünde-arkasında birkaç yıldızı olmayanların önemsenmediği, ama aynı zamanda da bu "sıradan" insanlar üzerine, "onlar için", "onlar adına" sıkı "kurtuluş" projeleri üretmekte bir sakıncanın görülmediği, imza kampanyalarında, protesto metinlerinde, toplantı, panel ve seminerlerde çoğunlukla adının önünde-arkasında yıldızı olanların tercih edildiği, "otorite" kabul edilerek önemsendiği, zaten kendilerince de bu durumun inkâr edilmeyip reddedilmediği, "Her türlü iktidara ve hiyerarşiye karşıyız!" söylemiyle sahte hukuklar yaratılarak aslında yıldızlar savaşında köşe kapmacanın oynandığı, böylece her şeyin, ama her şeyin çıkarlara, statülere, konumlara, imaj ve yaftalara, çifte standartlara, kısaca çirkinliklere sığıştırıldığı, tarihin ya da tarihsizliğin (talihsizliğin de denilebilir) çok çok eski zamanlarını anlatan birkaç kitabı da gözümüz gibi koruyormuşuz.


Çünkü dış görünümleri bize benzeyen ve kendilerine tıpkı bizim gibi "insan" diyen bu canlıların yaşadığı o anlaşılmaz, tuhaf yaşantıları algılamaya, çözümlemeye çalışıyormuşuz. Ezen ulus-ezilen ulus, ezen sınıf-ezilen sınıf, ezen cins-ezilen cins gibi kavramları, bu kavramlarla birlikte anılan sömürü, şiddet, işkence, savaş, katliam gibi sözcükleri, bu sözcüklerin içerdiği anlamı, artık bunların hiçbir anlamının olmadığı bu ülkede çözümlemekte güçlük çekiyormuşuz. Ama çözmeliymişiz!


Bu konuda ısrar etmemizin nedeni, o canlıların içinde bize benzeyenlerin bulunduğunu bilmemizdenmiş. Benzediklerini, kullandıkları -bizim de kullandığımız- bazı tümce ve sözcüklerden, davranış biçimlerinden çıkarıyormuşuz. Ve dönüp dolaşıp "Dünyayı daha yaşanılası, çok yaşanılası kılmak için..." tümcesine takılıyormuşuz. Bu tümcenin alt basamaklarında yer alan ezmek-ezilmek sözcüklerinin anlamını çözmeden de tümcenin anlamını bulamayacakmışız.


Günlerden bir gün adı ‘Deniz’ olan bir insan, ürettiği tahılı un haline getirirken, "Bunlar canlılar olsaydı?" diye düşünmüş. Kendini, onların başına durmadan vuran, un ufak eden, tane olarak kalmalarına izin vermeyen, böylelikle, oldukları hâlden başka hâle dönüştüren, dahası başka maddelerin de katkısıyla yoğurarak kızartıp yiyen bir canavar olarak hissetmiş. Ve ezmenin böyle bir şey olabileceğini anlamış. Sonra heyecanla bizlere anlatmış. Hepimiz onun bu basit mantık yürütmesini haklı bulmuşuz ve "Dünyayı daha yaşanılası, çok yaşanılası kılmak için..." tümcesi anlam kazanmış. Başına durmadan vurulan, un-ufak edilen insanların yaşadığı bir dünyada soluk alıp vermenin güçlüğünü, korkunçluğunu yüreğimizde hissetmişiz. Bu korkunçluğu yaşayan, değiştirmek ve bizim gibi olmak için didinip duran insanların -bir avuç da olsa- tarihin ya da tarihsizliğin bir yerlerinde yaşamış olduğunu bilerek, birbirimizi daha çok, daha çok sevmeye, her yeni doğana öyküyü aktararak bu onur ve sevinci canlı tutmaya karar vermişiz.


Kimsenin kimseye küsmediği/küsmeyeceği, adı, tarihi, zamanı ve sınırları belli olmayan bir ülkedeymişiz. Ve tut ki karnımız acıkmış. Bulutlarında kuşların oynadığı mavi beyaz bir göğün altında, kilometrelerce uzunlukta sofralar kurmuşuz. O sofra ki güneşin yedi değil, on yedi, yirmi yedi...sonsuz renklerinin yansımasıyla pırıl pırıl olmuş yaygılar üzerinde, herkesin korunaklarında hazırlayıp getirdiği yiyeceklerle zengin, ışıklı, hep bir ağızdan söylenen ezgilerle şenmiş. Güneşe yakınmışız... De ki güneşin sofrasındaymışız...


Güneşin…

Güneş…

Gün..


(Neyse ki beynimizdeki resimlere, düşüncelere, yüreğimizdeki duygulara, düşlerimize müdahale edebilecek bir mekanizma icat edilmedi henüz. Bunu der demez, gen mühendisliğinin şimdilik deney düzeyindeki müdahalelerinin, günün birinde çok tehlikeli boyutlara ulaşabileceği geliyor aklıma. Kanım donuyor! Kanın damarlarda donmasını bile hissedemeyebilir insanlar, diyorum. Çok çok yüzyıl sonra, daha doğmadan genleriyle oynanıp istenilen koordinatlarla donatılmış, mekanik, duygusuz, uzaktan kumandalı, Hitler müsveddeleriyle dolabilir gezegen. Hoş şimdi de bu müsveddelerle dolu ortalık, ama direnen insanların yüzyıllardır oluşturduğu duvarı -gedikler açılsa da- yıkmak öyle kolay olmuyor. Yıkıp beyinlerimize girmeyi, düşlerimizi susturmayı başaramıyorlar, başaramadılar, başaramayacaklar! Değil mi? Ha! Susma! Susmayın!

Heeey, bir şeyler söylesenize!.)

......................

Emine Başa

(Arşiv)

 

 


Tarih: 09:42, 15.12.2008 Kategori: Masal
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

SU MASALI

 

 

 

Bir varmış bir yokmuş.

 

Var Yok'a sevdalı, Yok Var'a tutkun yanyana yaşarlar, birbirlerini incitmeden döngülerini tamamlamaya çalışırlarmış. Tamamlanacak bir döngü var mıdır bilinmez; uzun uzun zaman önce, daha Var Ülke'nin yasalarının araya girmediği dönemlerde, adına Yok Ülke denilen bir gezegen varmış.

 

Gezegende gürül gürül bir su akarmış. Bulanıkmış su. Gittiği yer, varmak istediği menzil belli değilmiş ama bu durum onun coşkuyla akmasını önlemezmiş. Göbeğinin orta yerinde ansızın beliren barikatlara aldırmadan, onları ustalıkla aşarak akmaya devam edermiş. Çünkü işlevi buymuş: Akmak... Akıp içindekileri canlı tutmak...

 

Yok Ülke'ye hayat verdiğini bilir, bundan hiç böbürlenmez, olması gerektiği gibi sadece akarmış.

 

Suyun hemen üstünde, onunla birlikte yol alan bir de güneş varmış ve suyun içindeki balıklara ışık olmak için hiç batmazmış.Işık olup yollarını bulsunlar istermiş.

 

Suyun da güneşin de canını sıkan tek bir şey varmış: Balıklar rengarenk ve cıvıl cıvıl olmalarına karşın bir arada dolaşmazlarmış.

 

Her rengin grubu ayrıymış. Gruplar halinde dolaşır, bazen karşı karşıya geldiklerinde "Senin rengin benimkinden çirkin!" diye kavgaya tutuşurlarmış.

 

Daha daha eskiden, suda ilk hayat buldukları dönemlerde böyle değilmiş. Birlikte dolaşır, birlikte yiyecekleri paylaşır, birlikte mekan tutarlarmış. Tek bir amaçları varmış o zamanlar: Güneşe ulaşmak... Güneşe ulaşınca ısınacaklarını düşünürlermiş. Çünkü suyun içinde üşürlermiş.

 

Gel zaman git zaman, gezegenin ve evrenin evrimleşme sürecinde suyun içinde köpekbalıkları dolaşmaya başlamış. Balıkların yiyeceklerine, yetmeyince kendilerine musallat olmuşlar. Yiyecek bulmak küçük balıklar için gittikçe zorlaşır olmuş. Birlikte yaşamak zorunda kaldıkları köpekbalıkları ne var ne yoksa silip süpürüyormuş. Mekanlarını da çoğunlukla onlar işgal ediyormuş. Bu yüzden köpekbalıklarıyla aralarında hep kavga çıkıyormuş. Kanlı kavgalar! Köpekbalıkları çok kurnazmış. Bu kavgalardan hep yengiyle çıkıyorlarmış. Çünkü küçük balıkları birbirine düşürüyorlarmış.

 

Güneşe ulaşma konusunda çok geçmeden tartışmalar yaşanmaya başlamış. Önce, "Bu yoldan gidersek daha kolay ulaşırız." diyenlerle, "Yok, asıl bu yoldan gidersek daha kolay ulaşırız." diyenler arasında başlamış ayrışma. Sonra, "Güneşe sadece biz ulaşmalıyız." diyenlerle, "Hayır, sadece biz ulaşmalıyız." diyenler arasında büyümüş kavga. Bazen bir grup fırlıyormuş hızla güneşe doğru, ama aynı anda başka bir grup da fırladığından çarpışıveriyorlarmış. Hızla düşüyorlarmış suyun içine.

 

“Senin güneşin, benim güneşim!..” .

 

Böylece küçük balıklar, köpekbalıklarını bırakıp birbirlerine iyice düşmüşler. Durum böyle olunca güneşe ulaşmak da zorlaşmış. Bu işe en çok köpekbalıkları seviniyormuş. Çünkü küçük balıklar güneşe giderlerse kendilerinin aç kalacağını düşünüyorlarmış.

 

Yavaş yavaş Yok ülke'nin su canlıları arasındaki kavgalar keskinleşmiş ve ayrılıkları getirmiş. Küçük balıklar renklerine göre ayrılmış. Başta mavi bir balık varsa arkasındaki grup da maviymiş, kırmızıysa kırmızı... Başka renkteki balıklar aralarına giremiyormuş.

 

Sonra bir gün köpekbalıklarının beklediği an gelmiş: İş iyice çığrından çıktığında dişlerini bileyip sarıvermişler küçük balıkların etrafını. Küçük balıklar bu çemberi kıramamış. Ne kadar çok olurlarsa olsunlar -bölünmüş olduklarından- güçlü değillermiş. Köpekbalıkları az ama daha güçlüymüş.

 

O günden sonra küçük balıkların başına gelmeyen kalmamış. Direnen kimileri büyük istiridye kabuklarına kapatılmışlar, kimileri köpekbalıklarına yem olmuş, kimileri köpekbalıklarının hizmetine girmiş, kimileri ise susup ortalıkta görünmemeyi tercih etmiş. Ve iyice durulmuş su... İyice DU-RUL-MUŞ... Duruldukça bulanıklaşmış. Gürül gürül de akamıyormuş artık. Şaşkınmış. Çünkü köpekbalıkları hem yukarıdan hem aşağıdan duvar örüp önlemişler suyun akışını. Güneşse çoktan yol almış, ışıyacak-ısıtacak başka bir su arıyormuş. Üzgünmüş.

 

Uzun ve kederli zamanlar geçmiş. İstiridyelere kapatılanlar yaşlanmışlar. Dışarıda kalanların çoğu -kahrından- ölmüş. Sonra bir gün, yavaş yavaş bir devinim olmuş suda. Küçük balıklar korkuyu yırtıp birer-ikişer toplanmaya, konuşmaya başlamışlar. İstiridyelere kapatılanlar kabuklara vurarak dışarıya ses ulaştırmaya çalışmışlar. Dışarıda kalanlar -ölmeyenler- bir araya gelip gizli gizli, içerdekilerin seslerini de katıp kendi seslerine, "Ne yapabiliriz?" diye sormaya, çareler aramaya başlamışlar.

 

Ve güzel bir şey olmuş: Dişi balıklar da başka bir yoldan toplanmaya, şimdiye kadar üzerinde hiç durulmamış, üzeri hep örtülmüş bir konuda tartışmaya başlamışlar: "Bizim işlevimiz sadece yumurtlamak olamaz. Değil mi ki çocuklarımız öldü, değil mi ki en çok acıyı biz çektik ve biz doğurduk yeniden hayatı, öyleyse güneşi geri getirmekte biz de söz sahibi olmalıyız artık."

 

Önce bir-iki dişi balık, -ürkek, dışlanma korkusuyla- derken -kendine güvenli- daha kalabalık, daha kalabalık... Dişi balıklar bir yandan, erkek balıklar öte yandan, bazen hep birlikte, yeniden üremeye başlamışlar ve yeniden hareketlendirmişler suyu.

 

Su, eskisi gibi gürül gürül ak(a)masa da, bulanık da olsa, küçük balıkların da yardımıyla duvarları yıkmanın çarelerini arıyormuş şimdilerde. Güneşse, suyun üzerinde tekrar ışıyacağı günleri sayıyormuş özlemle.

 

Köpekbalıkları ise şaşkınmış. Yuta yuta kökünü kazıdıklarına inandıkları küçük balıkların yeniden böyle üremelerine anlam veremiyorlarmış. Veremeyeceklermiş.

 

Ya bir de güneşe ulaşırlarsa!?

...........................

Emine Başa


Tarih: 00:10, 3.11.2007 Kategori: Masal
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->