Şiir ve edebiyat, hayatın bazen bakmayı
hiç istemediğimiz ayna yüzüdür.
O aynaya bakmaya cesareti olanlar,
hayatı değiştirme cesaretini de yüzlerinde
taşıyanlardır...............
***EMİNE BAŞA***
İletişim:eylulguz@gmail.com
*Sitedeki yazıların tüm hakları
ve sorumluluğu yazara aittir.
yazıların izin alınmadan veya yazara
atıf yapılmadan kopyalanması ve kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na
göre suçtur.*
Yağmur yağıyor. İri ve çığırtkan damlalar düşüyor gecenin düşlerine. Pencereyi sonuna kadar açtım, kapıyı kapattım! Odadaki bütün ışıkları karartıp mumları yaktım; nargileden bozma abajurun ölgün ışığını da... Seviyorum bu ışığı. İçimin renginde kırılıyor sızdığı yerlerden; bir köşede yaz-kış hep sonbahar gibi duran ağacımın dallarına konduruyor öpüşlerini. Bu öpüşleri sana benzetiyorum; yalnız, suskun, kaçkın, düşbaz, denizle yorgun ve şimdi yağmurla ıslak...
Yağmurla ıslak öpüşlere hazırlıyorum kendimi bu gece. Küçük bir meyve tabağı hazırladım, çerez iliştirdim yanına, kadehsiz yudumlamak için bir kayık şarapçısından alınmış kırmızı şarabım vardı özenle sakladığım, onu da açtım... "Bunu özel bir günde benim için iç," demişti, onunla bir geceyarısı söyleştiğimiz o yakamozlu gecede. "Köpek öldürür ama insana dokunmaz bu meret! Hele o insan uzaklara atmışsa yüreğinin bir kıyıcığını." Yüreğimin bir kıyıcığı yüzün, ortası sen, içi ateş...
Yakışsın diye yüzüne, yakışsın diye sana ve yakışsın diye ateşe Callas'ı koydum müzik kutusuna. Callas boşalınca zincirlerinden yüzün benim oldu. Denizde bırakmıştım martı gözlerini, deniz benim oldu, yağmur bahane. Zaten hep bir bahane yüreğim. Hep sen, hep bir yangın yeri... Gezegendeki bütün insanların gözyaşlarını birleştirsen, bulutların bütün damlalarını toplasan da yok, sönmüyor bu ateş!
Yağmur da boşaldı zincirlerinden. Bu ıslaklıkla üşüdü dallarım. Hemen topladım öpüşlerini. Üşümesin öpüşlerin. Çünkü üşüyünce öpüşlerin, yaprakların üzerindeki çiy taneleri dökülüyor. Yapraklara çiy tanesi yakışır!
Bir çiy tanesi bu akşam, ha düştü ha düşecek, toprağa karışıp börtü böceği besleyecek, yıllar değil ömrümüz geçiyor kapılardan, geçecek... Yaşadıklarımız -yaşayamadıklarımız en çok- ömrümüzün kapıları, o da gömülecek!
Üzerinde isim yazmayan bir kapı olmak isterdim aydınlık gözlerle itilip giriliveren. Hep aralık ve tanrı misafirine sevdalı... Kapının ardında koca bir sofra, sofrada rengârenk karanfiller ve tertemiz bir adalet... Tanrı misafiri mi dedim? Yanlış! Dünya misafiri... Yani, martının gözlerindeki kadim şiir! Ama kapıların üzerindeki isimlere meraklı insanlar. Güm güm vurmaya da... Karanlık gözlerle az kırıp girmediler içeriye! Girip girip az dağıtmadılar sofraları, girip girip az toplamadılar karanfilleri. Kokusunun unutulmaması bundan. Sakatlanmış ruh vazosu bu dünya!
Vazgeçtim kapı olmaktan! Kapının üzerine asabileceğim bir kartvizitim yok! Ve vurulmaya gücüm... Zaten börtü böcek olabileceğimden bile kuşkuluyum!
Benim kimsem de yok! Ne şeker yiyecek, ne de bisiklet çevirecek sokaklarda. Dağlarım var, bir de deniz... Onlar uzatıyor bazen badem şekerini. Denizinki yosun, dağlarınki kekik kokuyor. Bildik, alışıldık kokuların-tatların dışında, kekremsi, acı... Bildik, tanıdık kokular-tatlar olmayınca uykularım bölünüyor. Uykularım bölünmesin diye kimsenin elinden badem şekeri almıyorum ben de! "Tanımadığın insanların elinden bir şey alma," derdi annem. Yabancı yabancı bakan çirkin bir surat bu dünya! Ah yabancı gözlerim!
Saçmalıyorum, evet! Saçmalamayı bu okulda öğrendim. Dehanın okulunda... "Konuşmak çok şey öğretir insana, ama dehanın okulu yalnızlıktır," demiş ya biri. Kim? Hatırlamıyorum! (Hatırlamadığım ne çok şey var!) Ama gittim, seni alıp geri döndüm dehanın okuluna. Bildik, tanıdık bir kokuydun sen. Karanfil kokunu hiç unutmamıştım ki, sadece bir süre için gizlemiştim yüreğimin kuyusuna. Çıkarıp aldım kokuyu kuyudan. Öpüşlerini sakladığım o ışığın kuytusuna sakladım. (Kuyu kokusuz kaldı! Şimdi o uyuyamıyor yatağında. Kuyu başının çaresine baksın!)
Derslere daha coşkulu giriyorum artık ve daha az kırılgan... Hayır yanlış! Kırılganlık boyut değiştirdi. Şimdi nasıl anlatsam bunu?! Vazgeçtim anlatmaktan. Zaten dilimin olduğundan bile kuşkuluyum!
Hocalarımdan biri bir tavsiyede bulunmuştu görünce acı ve kekremsi tatlarla boğuştuğumu: "En çok özlediğin kim varsa ara, bul onu. O, uzaktan geçen görkemli geminin peşinde koşarken seni göremese de sen dene hayatı. Kendin için... Dene ki başlangıçlar oluşsun, bul ki kaybetmeye bahanen olsun. Hep bir bahane yüreğim... Hep bir... Ne? Bilmiyorum!
(Hocalarım bilge kişi. Burada öğrendiklerimi tahmin bile edemezsin. Sadece anlatabilmeyi öğrenemedim. "Anlatabilmeyi öğrendiğin gün, anlatacak hiç bir şeyin kalmayacak!" diyorlar.)
Bildiğim, en çok özlediğimin sen olduğu bütün bu zamanlar boyunca ve süreç kendini tamamladı. Zaman, seni alıp dağlara çıkma zamanıdır! Dağ mı dedim? Yanlış! Seni alıp denize düşme zamanıdır! Deniz, denizde döllemedi mi ipin ucunda bıraktığı sözlerini?
Şimdi özlem kaçmak ister mi dersin başka yüreklere bahane olmak için? "Eğer ben özlemişsem ve silmemişsem, o da özlemiş ve silmemiştir," diyorum. "Görkemli geminin ardından koşarken bile beni aramıştır." Bahaneye bak! Bahaneler ve gerekçeler... Uydurduklarıma inanmayı da bu okulda öğrendim. Örneğin:
büyümüşsün
yüzünün çizgileri oturmuş
durulmuşsun
sözlerin
-sözlerini hep sevdim-
yaşamın dikenine tutkun
ama hala çığlık çığlığa utangaç
avaz avaz suskun
gözlerin
-gözlerini hep sevdim-
nehirler boyu acı
denize düşen çocuk
ah martı
Hem utangaç, hem çocuk, hem de suskun olup böyle ateş gibi yakmayı nasıl beceriyorsun?
Hadi yağmurumdan geç!
2. GÜN / Deniz Kapısı
Seni alıp gelmemin üzerinden saatler geçti; nazlı sarmaşıklar dolandı dehanın okulundaki o huzur dolu bahçeye. Haziran gölgelendirdi yanmaktan kavrulmuş o iki kapının hâlâ yerinde duran heybetini. Sen ve ben olarak çizilen resmin en göz alıcı figürü o kapılar. Yalnızca gören gözlere bakan, gören gözlere kendini açan, yabancılaşmamış bir devasa A-Ş-K...
Kaç defa geçtiğimi anımsamadığım o kapılarda öğrendim hayatın beklemek ve ummaktan ibaret olduğunu. Sen ve ben kapısında ağlarını ören örümcekleri kaç defa temizlediğimi hatırlamıyorum bile. Ama o örümcekleri temizlemek de sana yakın olmaktı, sana yakın olmaksa kendime bir karanfil vermekti her defasında. Karanfillerim vazoda birikti. Hâlâ karanfil topluyorum şimdi oturduğum şu sahilde.
Gelmeyeceksin biliyorum: Görkemli geminin ardında kimbilir nasıl çırpınıyorsundur Yok Ülke'yi bulabilmek için, nasıl bir heyecanla açılıyorsundur enginlere. Bu çırpınışlarının sesini duymak için geliyorum her gün aynı saatte içimi sağaltan şu sahile.
Duyuyorum sesini! Sessiz yıldırımlar geçiyor anlatamadığın her bir hecenin içinden; Dünya'nın yangını, kiri-pası geçiyor; hırlısı-hırsızı, kansızı-kanlısı, kalleşi-katili, aşksızı-aşksızlaştırıcısı geçiyor. Ve Musa'nın asasına öykünen ellerinin çaresizliğinde patlıyor. Keşke bu kadar kolay olsaydı mucizenin rengine damlamak!
Ama benim içime damlıyorsun, tıpkı bir ressamın gözeneklerini doldurmaya çalıştığı tuval gibi dolduruyorsun tenimi. Renksizliğim karanfilleniyor; beni benliyorsun, benekliyorsun, beklemelerimi beklentisizliğe yatırıp dinlendiriyorsun. Ve A-Ş-K, aşksızlaştırıcılara inat orada büyütüyor da hecesini, ortadan ikiye bölüveriyor o derin suları.
Geçilemeyecek sanılan karşı kıyı şimdi ne kadar yakın! Nasıl da üstüne kapanmış deniz, alıverip içine kötülükleri. Karşı kıyıda sen, bu yakada ben ve bütün dünya... Bu mucizeyi gerçekleştiren sensin A-Ş-K!
Hava bozdu, sahil karıştı! Karanfillerle süslediğim mucizemi alıp gidiyorum ben; dehanın okulundaki o iki kapının üzerine asacağım.
Yoketmeyi bile şereflice yapamayanlarca ”yokedilebilir” bulundu(m) sana yazdığım bütün sözcükler ve kusuldu(m). Yemyeşil bir safrayken nasıl gelebilir(d)im yanına?!
Ama itirafım o ki safralaşmak iyi oluyor. O keskin, o acı suda insan kendine geliyor. İlk anda boğuluyorum sanıyorsun; zaman ve uzam algısını yitiriyorsun. Yoketmeyi bile şereflice yapamayanlarca “yokedilebilir” bulunmanın iyi bir şey olduğuna düşüyorsun paldır küldür; yerçekimini unutuyorsun. Unutmak, dünyanın sana ihtiyacı olduğu yüksek algısını geliştiriyor.
[Unutmak herşeydir DENİZ. Bakma sen orada burada "unutmak kötü bir şeydir" dediğime. Örneğin; insan unuttuğu için yeniden aşık olur. Yoksa aşktan ciğerinin söküldüğünü, yüreğinin oyulduğunu unutmasaydı, bu soysuz zamanlara gelebilir miydi insan soyu?! Soysuz diyorum, –erkek ve dişinin sadece bacak arasındaki organlarla yatıp kalktığını, bacak arasındaki organlarla hayatı eylediğini düşünerek- ama belki de soylu olan budur! Yani belki de evrim tersine işliyordur. Yani belki de iyice “hayvanlaşarak”, (Bu tanımlamayı tırnak içine almamam gerekir, çünkü bu ‘öyle demek istemedim’ in işareti. Aslında öyle demek istedim! Hayvanlaşmak kötü bir şey değil. Hatta iyi bir şey. Keşke hayvanlar kadar ve gibi olabilsek! Sorun bunun böyle olmadığında diretmek. İnsan olduğunda ısrar etmek! Oysa hayvan olmak, hem kurallar koyup hem de bu kuralları yıkmak ikiyüzlülüğünün, bu kuralların içinde debelenip durma sahtekârlığının dışında olmak demek. Hayvan olmak, doğanın içinde, doğayla barışık, özgür olmak demek. Evet hayvan olmak, sadece bacak arasındaki organlarla düşünmek, bacak arasındaki organlarla eylemek demek. Mücadele ekmek kavgasıysa yoketmeyi şereflice yapmak demek. Ama gerçekten hayvansan! İnsanın hayvancası genetiği bozulmuş bir hilkat garibesi!)hatta iki ayak üzerine kalkmadan önceki zamanlara dönerek, sil baştan bir soya evrileceğiz. Dolayısıyla, soysuz olan soylu olmuş olacak!]
- Zırvalayacağımı daha baştan söyledim DENİZ! Bana öyle anlamsız anlamsız bakma!
Nerede kalmıştık? Haa! Kibrin çıtasını biraz daha yükseltiyorsun ve doğruluyorsun düştüğün yerden; sessizce, kimsenin haberi olmadan. Sonra “Yokolandan” bir yerçekimi yaratıyorsun. Tak oturuyorsun modern zamanların üstüne! Gözlüyorsun. (Postunu zaten soymuşsun düşmekle, kendi kendine kalkmakla, yaralarını hep ve durmadan yalamakla... ) O çırılçıplak manzaraya bakıyorsun. O manzaranın içindeki yolların hiçbirinin bir yere çıkmadığını görüyorsun. Kibirlisin ya, gide gide bir uçuruma vardığını reddediyorsun. Pöh!
Bir tür delilik!
Oysa tepende modern casus uçakları! İnsansız ve insana odaklı. Bir düğme, tık! Ne post kalıyor ne modernlik ne de insanın hayvanlaşmaktan çıkmaya uğraştığı kanlı tarihi!İlkçağ-lar, Ortaçağ-lar, Yeniçağ-lar, Bilgiçağ-ları, Marks-lar, Engels-ler, Lenin-ler, kapitalizm-ler, faşizm-ler, emperyalizm-ler, sosyalizm-ler, komünizm-ler, demokrasi-ler, halk-lar, sermaye-ler, emek-ler, sömürü-ler, artık değer-ler, dayanışma-lar, örgütlenme-ler, söke söke almak-lar, soğuk ve sıcak savaş-lar, küreselleşme-ler, teknoloji-ler vs. vs.-ler ve de lar-lar..
Bir tıkla bütün kavramlar/öğretiler/değerler bum! Bütün içselleştirmeler güm! Köksüz bırakmanın kökünü etniğe ve dine bağlayarak insanın birikmiş akıl kodlarıyla oynamanın zaferi! (Yenilgisi de olabileceği bilgisi kendini sezdirse de, henüz, delirmediğimi gösterecek somut işaretler yok.)
Kibirlisin ya, uçurumun dibindeki post giydiricilerin seni yavaş yavaş içine çektiğini de reddediyorsun. Özün reddediyor.
(Özüm ne mi? Tabii ki –“yaradılış” teorisine inanmadığıma göre- insanın verdiği adla hayvan! Of! Deliliğin ötesinde miyim neyim! Ötesinde neler olduğunu çok merak ediyorum aslında. Çookkk! Hani bir adım daha atsam…)
- Zırvalayacağımı daha baştan söyledim DENİZ! Bana öyle anlamsız anlamsız bakma!
Yine de ben bir tür delilik olduğunda ısrar edeyim. Öyle bir delilik ki umut alınınca ellerimizden, ama ellerimizden umut alınınca, alınınca umut ellerimizden, nasıl söylersen söyle, yakarıya durmayan yaşam çizgisi silikleşince… AŞK bitince be, ama be bitince AŞK, nasıl söylersen söyle, dilenmeye durmayan yürek atımı kendi yarığında depremleşince.. Ah be böyle gözlerine… Of be böyle dillerine yüklersin kazma küreği. Oysa, “Post modern çağın sanal evreninde, diyalogsuz kalan özne, kendi ben(ini) de tinsel bağlamda metalaştırdığı için, monolog yapma yetisini de kaybetmiştir. Suskunluğun dili hiç değildir bu. Dilsizleşmiştir insan..” (*) diyor heybesine bilimi alan. Heybesine bilimi alana saygım sonsuz. Çünkü delirmemiş henüz. Bir kenarı tüylü şapkamı da çıkarırım saygı nişanesi olarak, önünde reverans da yaparım… “Ne güzel demiş” derim. Ama bilim milim deliliğin hanesinde ve heybesinde olamaz, değil mi? O, reddettiği için ısrarla umut yapar gözlerine. İnsanlık tarihi boyunca yoğrulmuş “eski” ve “güzel” değerleri takıp onarmaya çalışır gözlerini ve dillerini.“Monolog yapma yetisini” bilmeden geliştirir. Belki de daha çok delirmek için… Geçmiş zamanlarda yoketmenin şereflicesinin yapıldığını anlatan şiirler yazar örneğin. Yazdığı şiirin hiçbir değerinin olmadığına bakmadan, çocuk bile değil cenin saflığında kalmasına aldırmadan,
aş savaşı doğurduğunda savaş aş'ı öldüreceğini bilmiyordu henüz çıkmamıştı dişleri
göğüs göğüse ve mertçe çarpışıyordu düşman siperleri görünüyordu baktığında hatlar çırılçıplak belliydi puştluk icat edilmemişti
ihtiyar bir ölmez aş icat edilen çürütülür ve gömülür ya öyle gider alır kefenini savaş
der. Kimsenin ve hiçbir şeyin bir yere gittiği yok. Kefenini de alacakmış! Puu yüzüne! O kefeni hergün ama hergün binlerce kişiye giydirmeye devam ediyor savaş. Tuu yüzüne!
Ah be! Böyle de olmaz be!
“Yoketmenin şereflicesi mi olurmuş!”
“Olur”a vardıysan seni delilik bile kurtaramaz a kadın!
Değerli olduğunu,ama çok değerli olduğunu haykırıyorsan uçurumun kenarından,
Değerliydiiiim! Değerliyiiiiim! Değerli olacağıııım!
Yankının başka türlü döndüğünü işitmiyorsan,
Yoktuuun! Yoksuuun! Yok olacaksııın!
ısrarla, ama ısrarla direniyorsan ses tellerini yırtmaya,
Vardıııım! Varıııım! Var olacağıııım!
tuu ve de puu yüzüne be! Seni delilik bile…
Seni dilsizlik bile….
KURTARAMAZ!
Ne de olsa safrasın sen!
- Zırvalayacağımı daha baştan söyledim DENİZ! Bana öyle anlamsız anlamsız bakma!
Safranın nasıl iyi bir şey olduğunu tekrar anlattırma bana! Çok istiyorsan bedenine yazdıklarımı bir daha oku.
Hani içinizde bir deniz taşırsınız, okyanus olan zaman zaman... Dibi kırmızı, uçları sarı, atlasan yanacakmışsın hissini uyandıran, ama atlasan yanmayı unutturan...
Hani içinizde bir ateş taşırsınız, yangın olan zaman zaman... derin, mavi, yaklaşsan yanmayacakmışsın hissini uyandıran, ama yaklaşsan soğumayı unutturan...
Ateşe deniz, denize ateş yedirdim. Olmadı! Soğumadı evren! Ölemedim! Burada, tanrılar dağında şimdi maviler daha çok kırmızı, kırmızılar daha çok mavi...
Ah, Lykia! Sevgilim!
İçimdekilerin tek ve biricik eşi! Beni sana yazgılayan, beni sana gömen senfoni, pastoral hüzün, kayıp kent, tanrılar otağı...
Ah, Lykia! Sevgilim! Dağlara dokunuyorum yüreğim avuçlarıma geliyor; denize dokunuyorum bedenim ağzımda dalgalanıyor; ateşe dokunuyorum sözlerim içine büyüyor... (Ah, sözlerim! Dünya diline bağımlı! )
Rüzgâr, kuş, börtü böcek, ağaç hışırtısı ve kendi ayak sesimin dışında en ufak başka bir ses duymuyor burada kulağım. Issız gibi! Ama müthiş bir devinimin, hareketin, sesin, yani bir kaosun işaretlerini topluyorum yürüdükçe. Bütün hücrelerim algılıyor sessizliğin sesini. Algılıyorum da sadece bilemiyorum ne yapacağımı. Çünkü insanların cehenneme çevirdiği Dünya örgütlenmesinin bütün o içinden çıkılamaz, anlaşılamaz, görülemez, bilinemez kaosuna alışkınım! O sahteleş(tiril)miş dönenceye!.. (Ah, sözlerim! Dünya dili...)
Oysa buradaki kaos anlaşılmaz değil. Basit bir kozmik dengenin çığlığı. İçinden çıkılır, anlaşılır, görülebilir, bildik... Hayatta kalmak ve üremek içgüdüsünün, hatta ölümün yalınlığı... Her şey burada kendi için var, kendi için yok oluyor. Kendi için olan, başkasının da kendi için var ve yok olduğunu biliyor. Ve hiçbir şey hiçbir şeyin önünde-arkasında, sağında-solunda, doğusunda-batısında değil. Burada her ses, her renk, her tını, her aroma olağanüstü bir uyumla birbirlerine sevdalı. İnsanın edindiği anlamları ters yüz eden bir anlamlar bütünü burada aşk, burada erotizm... (Ah, sözlerim! Dünya...)
Lykia'nın gece büründüğü kılığı anlatmaksa ancak dünya dilindeki ve yaşayışındaki bir durumu betimlemekle olanaklı: Gece tam bir kadındır Lykia! (Kadına yüklenen bütün anlamların dışında belki de “dişidir” demeliyim.) Gündüz işinde gücünde olan "kendi halinde" bir kadının, gece, herkeslerden gizli orasını burasını abartıyla süsleyip en güzel parfümleri sıkarak, en açık saçık elbiseleri giyip en şuh halini takınarak ve bastırdığı bütün fantezileri ancak gece yaşayabileceğini (Çünkü gece örter ya çirkinlikleri.) bilerek sokağa çıkması gibi... Ancak bir kadın bu kadar çarpıcı, bu kadar estetik, bu kadar dayanılmaz, bu kadar içi gıcıklayıcı, bu kadar erotik, bu kadar ulaşılmaz, bu kadar hüzünlü, bu kadar ürkütücü, bu kadar davetkâr, bu kadar..bu kadar..bu kadar.. olabilir! Çünkü hayatı oldurandır kadındır. Hayatın bu olmaklığının diğer adı erotizmdir. (Ah, sözlerim! )
O gökyüzünü parlak noktacıklara boyayan yıldızların flörtü, o birbirine karışmış, birbirinde erimiş, birbirinde çoğalmış, insanı çıldırtan aroma, o ayıpça konuşan siluetler, o gölgeler, o kendini alıp bir yerden bir yere atan esintinin iniltisi, o esintinin arzusuna arzuyla karşılık veren ağaçlardan duyulan derin ve utanmaz hışırtı, sevişmek bir çiy tanesi ıslaklığında, o büyülü orgazmın kasılmalarında düşmek toprağın arsız kayganlığına, bir sigara tüttürerek dinlenmek sonra... Bu erotizm değil de nedir? (Ah, söz!.. )
Evrenin herhangi bir yerinde, herhangi bir yerin herhangi bir gezegeninde olabilir, ama kesinlikle dünyada yoktur kendini böyle ortalığa seriveren başka bir uzam. Olsaydı, bir sevişmeyle yürek bu kadar zamandışı vurmaz, zamandışılığı bu kadar zamandışı olarak algılamaz ve erotizm bu kadar hüzünlü, hüzün bu kadar çekici, varoluşsal sancımız bu kadar derin ve zavallılığımız bu kadar ezici olmazdı. (Ah!)
Ölüm burada güzel! Ölmekse varlığımıza hapsolup kalmış sonsuzca yankılanacak olan bir şarkı...
Ben ölmeliyim! Evrene ancak buradaki kapılardan karışabilir, aşkın ve sevişmenin kendisi olabilirim. Çünkü ölüm, bedensel bir yokoluşun resmi değil burada. Ancak bir üst boyut algılayışında anlamını bulan, orada ışıldayan başka bir hayat. Enerjiye dönüşen, enerjinin kendisi olan, o enerjiyle taşa toprağa hayat veren, yani hayatı hayatla besleyen bir varoluş. Mezartaşsız! Sonsuzluğun, zamansızlığın ve uzamsızlığın mezartaşı olmaz! Sözsüz, sözcüksüz, ağırlıksız; dünü-bugünü-yarını, öncesi-sonrası, altı-üstü olmayan; boşlukta öylece salınır olma, bu salınımla tanrılaşma, tanrılara karışma hali... Yani aşk..yani ateş..dölleyenin ve dölletenin kendisi olan...
Ama ölemiyorum ölemiyorum böyle durmadan ölürken!
(Denizi, ateşi (evreni) içime salan Lykia'nın tanrıları değil mi zaten? Oturmuşlar Olympos'un heybetine, hiç işleri yok benimle uğraşıyorlar! Hiç işleri yok düşleri salıp salıp içime dayanıklılık testi uyguluyorlar! Ne dayanırmışım ama ben de bu zavallı bedenimle! Aşka, aşksızlığa, denizin fırtınasına, durgunluğuna, suskunluğuna, çığlığına, bu kadar çok ölüp de ölmemeye... Yani ateşe diyorum A-TE-ŞE, ne de çok dayanırmışım!)
-II-
Khimaira/Yanartaş
Ah, Khimaira! Sevgilimin sevgilisi. Hiç sönmeyen ateş... Nasıl da yakışıyorsun geceye, dağlara ve bana...
Al işte, kibir diz boyu! Seni görmeden önce böyle büyük değildim! Büyüklenmiyordum bu kadar. Büyülendim! Bu büyüyü Olympos’taki tanrıların yaptığını, şaşkınca ateş öbeklerine bakan biz zavallıları dağların doruklarından gülerek, alaycı bir fısıldayışla, birbirlerine bizi gösterek seyrettiklerini biliyorum.
Böyle bir büyülenmeye büyü-yorum, düş(lü)yorum. Oysa, Khimaira'yı da doğurdu Ekhidna, söndürülmez ateşi üfleyen Khimaira'yı, korkunç ve büyük, hızlı ve güçlü, bir yerine, üç kafalı Khimaira'yı: Biri azgın bakışlı aslan kafası, öteki keçi, öteki yılan, ejderha kafası. Pegasos hakkından geldi bu Khimaira'nın, koca yiğit Bellerophontes'le birlikte. (*)
Düşümün içine ejderhanın sonsuz öfkesini değil, ölümün o usulcacık okşayışını alıyorum ve tanrılara gözkırpıyorum her defasında. Alacakaranlık ateşi bu kadar yumuşak olmasa belki de Khimaira'nın ölmemiş öfkesini görebileceğim! Evet, alacakaranlıkta kavuşuyorum düşüme hep ve hep...
Lykia'nın tersine burada erotizm gecede değil, alacakaranlıktadır. Hiç bir neden olmadığı halde utangaçtır alacakaranlık ateşi. Bilmez oyunları. Öylece, başı önünde bekler. Yalnızca kendi iç sesi ve iç ritmiyle fısıldar: "Keşfet beni, keşfet beni!"
Erotizmi, sadece kadının kalçası ve memesine indirgeyenlerin, erotizmin bu boyutunu hiç bilmediklerini, alacakaranlık kuşağında inleyen bu manzarayı görünce her defasında daha iyi anlıyorum.
Erotizm bir çağrıdır burada. Öyle yüzü kırmızı bir çağrıdır ki bu elinizde değildir dokunmamak. Fısıldayışının ayrı ayrı renklerdeki her bir tınısına yanıt vermek için insanın içinde dayanılmaz bir istek uyanır. Yandığınızı bile farketmeden uzatırsınız ellerinizi. Cinsiyeti yok eden bu dayanılmaz isteğin, bu gizemin, bu bilinemezin yolaçtığı o yoğun hazdadır burada erotizm.
Dokunursunuz, soyarsınız, keşfedersiniz usul usul ve yanıt verirsiniz alacakaranlık ateşinin nefesine elinizde olmadan. Bu andan başlayarak edilgenliğini kaybeder ve döllenir ateş. Bu andan başlayarak ritmi düşer soluklarının, çözülür dili ve büyür gözbebekleri. O çok kısa zaman diliminde alacakaranlık birden geceye döner ve ateş gece ateşi olur öbek öbek.
İşte onun orgazmı da budur! Ve siz kalırsınız öylece; ayaklanmış bütün duygularınız, bütün sönmemiş hazlarınızla ortada! Aldırmaz! Ama kıyamaz da size. Tamamlamanız için kendinizi hemen başka bir doygunluk noktası sunar. İnsanın üzerini bir battaniye gibi örten yıldızlar bir yandan, sessizliğin sesinden bestelenmiş balad öte yandan, havaya saldığı orgazm kokusu diğer yandan, yalnızlık duygunuzu bir anda dağıtırlar. Sarıp sarmalarlar tamamlanmamışlığınızı ve erotizm saklanır uzaklara bir dahaki alacakaranlığa kadar. Artık bu andan sonra aşkın başka bir boyutuna geçersiniz. Bu andan sonra ölüm yeniden şarkısını söylemeye başlar.
Ama ölemiyorum ölemiyorum böyle durmadan ölürken!
Evet, içimde deniz var benim, okyanus olan zaman zaman... Dibi kırmızı, uçları sarı, atlasan yanacakmışsın hissini uyandıran, ama atlasan yanmayı unutturan...
Deniz, alacakaranlık ateşini, sonra gece ateşini söndürmeye yeter mi? Yetmez! Yetmesin! Deniz olduğu yerde kalsın!
Evet, içimde ateş var benim, yangın olan zaman zaman... Derin, mavi, yaklaşsan yanmayacakmışsın hissini uyandıran, ama yaklaşsan soğumayı unutturan...
Ateş, denizi söndürmeye yeter mi? Yetmez! Yetmesin! Ateş olduğu yerde kalsın!
Ben olduğum yerde kalayım!
Kalmayayım!
Sen Khimaira, sevgilimin sevgilisi, onurlu ateş!
Şimdinin yangın yerinde çocukların gözleri kavruluyor, yapay ateşlerde alınıyor canları... Sen gel benim çağrıma uy ve öfkenle denizi değil topu-tüfeği söndür. Ya da beni püskürt!
(Bu bir gözlem yazısıdır. Rasathanenin en tepe noktasından, ikiye bölünmüş beynimin, yüreğimin, -içimin- derinliklerine tutulmuş teleskobun yansıttıklarıdır. Bir bakıma kendime dışarıdan bakmanın anekdotlarından oluşmaktadır. Yani, ikiye bölünmüşlük yetmiyormuş gibi üçüncü bir göz oluşturma çabasıdır. Bu anlamda ne görünüyorsa odur.
Yalnız, ne görünüyorsa o olmasının yazılı ifadesi, "anlaşılmaz", "zor", "soyut", "saçma" sözcüklerin yanyana gelmesi biçiminde olabilir. Bu, -ne yazık ki- dünyada konuşulan dillerin dışında başka bir dil bilmememden kaynaklanmaktadır. Belki de sözcüklerin söylediği kadar söylemediklerini de hisseder, sözcükler silsilesi arasında dolaşan duygu, düşünce ve fotoğrafları tasarlayabilirseniz algılanabilecektir. Bir gün, başka bir dil öğrenildiğinde bütün bunlara gerek kalmayacaktır. Ama şimdilik biraz çaba gerektirmektedir. En çok da uçmayı seven ve düşleyenlerin çabasını... Zaten ayakları yere sağlam basanlara bir şey ifade etmeyecektir. Onlar çaba göstermese de olabilecektir.)
.
Uzakları, uzaklıkları düşlemeyi seviyorum. Düşlemekle gerçekleştirmek arasındaki ütopik çizginin neresinde olduğumu öğrenmek için sık sık iç yolculuklarına çıkıyorum. İçimin dağlarında, denizlerinde, vadilerinde, mağaralarında çeşitli engel(leme)lerle karşılaşsam da düşlerimin sosyal, siyasal, ahlâksal, kültürel, bilimsel, felsefî, ekonomik, politik, psikolojik, ideolojik, teknolojik -başka kaldı mı?- donanıma uzak bir ufuk çizgisi yakalamasına özen gösteriyorum.
.
Böylesine ütopik bir beyin eylemini, yine böylesine donan(dırıl)mış -kuşatılmış- aynı beyinden beklemek muazzam bir safdillik, biliyorum. Bunun beyinde hiyerarşik bir çatışmaya yol açtığını da... Çünkü kafatasımın içinde yer alan, o henüz kapasitesinin küçük bir bölümünü kullanabilen et parçası, aynı anda hem düşlüyor, düşlerinin gerçek olduğuna inanıyor, hem de "asıl gerçeklik bu" denilen dünyanın örgütlülüğü içinde soluk alıp vererek üretiyor. Ve çoğu kez ikincisi öbürünün üzerinde iktidar kuruyor; onu didikliyor, yıpratıyor... Öbürü ise "zavallım", kendi ürettiği düşsel alanda yaşayabilmek için çırpınıp duruyor. (Hayır, diğerinin onu yemesine izin vermeden yapıyor bunu. Ve de bu "zavallılık" onun gerçeği değil. Bugünkü dünya örgütlülüğünün öyleyMİŞ GİBİ gösterdiği bir zavallılık... Düşlerime sorarsanız, asıl "zavalılık" ötekinin bunu böyle tanımlaması. Yine de bugünkü dünyanın diliyle -tırnak içinde bile olsa- böyle bir tanımlama yapmak bir soru işareti. Ama bu yazı içimdeki iktidar mücadelesinin bir sureti olacaksa böyle yazılmak zorunda. Dedim ya, henüz başka bir dil öğrenemedim. Ama bir gün öğreneceğim...öğ-re-ne-ce-ğim!..)
.
Düşlerimin iktidar gibi bir saplantısı yok. Hatta bütün kurgusu iktidarsızlık, her türlü donanıma uzaklık üstüne kurulu. Hayatı ve ilişkileri yaşanmaz kılan pisliklerin/maskelerin, iktidar denilen o çöplükten beslendiğini biliyor. Gerçek iktidar kaynağının, kişinin iç dünyasına sahip olan kurumsallaşmış ve çözülemeyen -çözülmesi için çok da çaba harcanmayan- koca bir yumak içinde barındığının farkında. İçimizi işgal eden bu çöplük temizlenmedikçe hiçbir şeyin değişeceğine inanmıyor. O, bu yüzden çıplaklığa takmış durumda. Hem de öylesine takmış ki insanın kendisini bütün tuzaklara rağmen sıfırlayabileceğine, yaşamı en "ilkel" noktasından yeniden üretebileceğine inanıyor.
.
-İnsanın kendisini sıfırlaması ve yaşamı en "ilkel" noktasından üretmesi de ne demek?
.
-Tarihsel, kültürel, siyasal ve teknolojik birikime tümüyle karşı çıkmak mı yoksa bunları "insanlığın" mutluluğu ve yararı için dönüştürmek mi?
.
-Toplumsal bir proje sunmayan bütün ütopyalar ütopya olarak kalmaya mahkûm değil midir?
.
-Bu seninki bireysel bir kaçış. Bireysellik, yangın yerine dönen ve sürekli kanayan dünyanın hangi derdine çare bulabilir ki?
.
-Hem, kibrit keşfedilmişse neden onu yeniden keşfetmek için uğraşalım?
.
Bu soru ve yargılar, bütün o beni kuşatan, kişiliğimi, kimliğimi belirleyen...lojik'ler...mik'ler...tik'lerin tuzak soruları. Bu tuzak soruları soran beynimin ikinci yarısına, uzak?ları-uzaklık?ları düşleyen ilk yarının yanıtı gayet net, basit ve çekici: "Denemeden reddetme. Çünkü ben denedim ve reddettim!"
.
{Bu bir anlamda, kendi aklımı/duygularımı yeni baştan tanımlayarak onlara sahip çıkma ve zenginleştirme, diğer bir deyişle başkasının aklıyla/duygularıyla hareket etmenin reddedildiği bir nokta... Eğer benim eylemlerime, hayattaki duruşuma, kişiye ne yapılması gerektiğini söyleyen ahlâki ve ideolojik kuralların/kurumların biçimlendirdiği içselleşmiş bir otorite kılavuzluk ediyorsa, burada 'ben'den, 'benim dünyam'dan söz edilebilir mi?
.
Gündelik yaşamda neler yaptığımızı şöyle bir düşünün: nasıl yemek yediğimizi, nasıl uyuduğumuzu, nasıl alışveriş yaptığımızı, nasıl tartıştığımızı, nasıl aşık olduğumuzu, nasıl seviştiğimizi... "Özel" diye yaşadığımız pek çok şey hiç de "özel" değil. Birbirini taklit eden, birbirine benzeyen eylemler zincirinin sürüleşmiş bir versiyonunu yaşıyoruz hep birlikte. Bu anlamda her şey son derece politik. Size de öyle gelmiyor mu? Örneğin siz, (bir insana) aşık olduğunuzu nasıl anlarsınız? Haydi, hafızanızı şöyle bir yoklayın. Bulduklarınızın, O'nun, Bu'nun, Şu'nun bulduklarından farklı ve özel olduğunu iddia edebilir misiniz? İsterseniz size kendi içimde bulduklarımdan söz edeyim:
.
* Onu düşündüğünüzde içiniz ezilir gibi, kayıp gider gibi olmaz mı? Ya da bir sıcaklık yayılmaz mı tüm bedeninize?
.
* Yirmi dört saatiniz, (yedi sekiz saat uykuda olmanızın hiçbir önemi yoktur) onun bir bakışı, bir davranışı, mimikleri, konuşma üslûbu ve sesinin tınısı ile dopdolu geçmez mi? Ansızın uyanmaz mısınız ter içinde? Daha gözünüzü açar açmaz, ama daha gözünüzü açar açmaz onun adını sayıklamaz mısınız?
.
* Birdenbire yemeden içmeden kesilmez misiniz?
.
* Onunla çoğaldığınızı, Onunla coştuğunuzu hissedip o yanınızda olmadığında yalnızlık duygusuna kapılmaz mısınız? Bir ıssızlık, bir kuraklık sarmaz mı her yanınızı?
.
* Ona dokunmak için dayanılmaz bir istek kaplamaz mı içinizi? Dokunduğunuzda kalbiniz yerinden çıkacak gibi olmaz mı?
.
* Onun sizi beğenmesi, güzel bulması için daha önce olmadığınız denli özenli olmaz mısınız?
.
* Onu aramak için çeşitli bahaneler uydurmaz mısınız?
.
* Ona olan duygularınızı başlangıçta reddedip "yanılıyorum galiba" demez misiniz?
.
* Onun size karşı olan duygularını öğrenmek için, doğrudan sormak yerine çeşitli oyunlar denemez misiniz?
.
* Bu oyunu oynadıkça duygularınızın şiddetinin arttığını hissetmez misiniz?
.
* Şiddet arttıkça, ona doğru daha da fazla sürüklendiğinizi farketmez misiniz? vs...vs...vs...vs...vs...vs...vs...
.
Nasıl? Kendi içinizde bulduklarınızla benzeşiyor mu? Özel şeyler mi yaşıyoruz dersiniz?
.
Bence hayır.
.
Peki, bunu bize kim ve ne yaptırıyor? Kim ve ne aynı duygularla hareket etmemizi sağlayıp aynı sonuçları yaşamamıza neden oluyor? Sakın o içselleşmiş otorite olmasın? Yani kendimiz... Düzenek öylesine yerleştirilmiş ki kontrolü elimizde bulunduramıyoruz. (Bulundurmaya kalktığınızda bunu size ödetiyorlar! Belki de göze almak gerekiyor.)
.
Bu kontrolsüzlük, -çelişki gibi görünüyor ama bence değil- saçma sapan bir otokontrol mekanizmasının devreye girmesini sağlıyor. Çeşitli alışkanlıklar, gereklilik ve zorunluluklar geliştirip buralarda "mutluluk oyunu" oynuyoruz.
.
Alın size yine içimden bulduğum bir örnek daha:
.
Bir film çıkışı... İçimdeki dünyaya çok denk düşen filmin kareleriyle sarhoşum! Bilmem kaç yıllık yaşamımın belki de ilk "özgür" anı. Kitapçıların birinde güzel bir müzik çalıyor. Dans etmek istiyorum. Yanımdaki arkadaşa, "Haydi dans edelim," diyorum. Önce şaşırıyor; benden hiç beklemiyor! (Evet, ben böyle şeyler hiç yapmam! Her zaman "ciddi", "otokontrollü", "lâfını-sözünü, oturup-kalkmasını bilen"; nasıl olduğunu anlamasam da, kimilerine göre "otoriter", kimilerine göre "hiç otoriter olmayan", kimilerine göre "sıcak", kimilerine göre "soğuk" vs. olabilen, ama her durum ve biçimde hem çekinilen hem de sevilen -işte bir de bunu anlamıyorum- biriyimdir!) Kısa bir tereddütten sonra kabul ediyor. Biz sokağın ortasında dans ediyoruz! Kendimi çok çok çok iyi hissediyorum. Kontrolü elime aldığım bir an... İnsanların çevremizde birikmesi, alayla karışık bir şaşkınlıkla bizi izlemesi umurumda bile değil. Ama sonra, içimdeki o şey, yani otokontrol beni rahatsız etmeye başlıyor. Kalabalığın içinde beliren bir yüze asılıp beni yeniden "dünyaya" döndürüyor. Patronum! Dehşet içinde bana bakıyor! Eyvah! Yarın onun yüzüne nasıl bakacağım! Ya adamın bana olan güveni sarsılırsa! "Bu kadın hiç de göründüğü gibi biri değilmiş," derse!
.
İşte, düğüm burada değil mi sizce de? "Görünmek, görüntüyü kurtarmak!" İçimizdeki otoritenin "emniyetli" kollarına teslim edip kendimizi...
.
Bu döngüyü parçalamanın/yıkmanın bir yolu olmalı!
.
Bana göre tek yol var: hızla çıplaklaşmaya çalışmak... Yani, reddederek insanın kendisini sıfırlaması... Bunların yapılabilmesinin tek yolu da yeni bir coğrafyada -kaldı mı?- kendimi(z)i ve yaşamı yeni baştan "yaratmak"...
.
Hayattaki duruşunu sahi kılma çabasına güvendiğim/sevdiğim bir arkadaşım, insanın kendisini sıfırlamasının ancak, bir hafıza kaybıyla mümkün olabileceğini, "defterden silme"nin -belki- yapılabileceğini söyledi. Defterden silme az şey mi? Kafalarımızdaki modları yerinden söküp atmak, orada izi kalsa dahi, az şey mi?
.
Yol uzun, sancılı, yorgun ve acemi; ama asla çıkmaz değil!}
.
"Evet reddettim! Bu dünyanın kurumlarını, kurallarını, dayatmalarını.... (En azından, bu farkındalık iyi bir şey.) Şimdi düşlerimin ufkunda yeşerttiğim coğrafyanın fiziksel koşullarını yaratmak için çabalıyorum. Bu döngü içinde kalarak bunun başarılamayacağını artık biliyorum. Bunu bilmek bana huzur veriyor. İçime yaptığım yolculuklarda bulduğum güzellikleri, o tertemizliği, o el değmemişliği, o tanımlanmamışlığı, o sessiz-sözsüzlüğü, dinginliği, yani çıplaklığı alıp "Sağlam toprak diye ayağımızı bastığımız dünya, boşlukta sonsuza doğru düşmekte olan bir gezegendir," diyen bilgenin bu sözünü hiç unutmadan, bu gerçeği hep sırtlanıp gideceğim... Kibriti yeniden keşfetmenin muazzam bir iş olduğunu bilerek gideceğim..."
.
- "Ben seninle tanıştım tanışalı hep gideceğim diyorsun, ama bunu bir türlü yapamıyorsun. İnsanın alışkanlıklarından, yerleşikliğin verdiği o güven duygusundan, sorumluluklarından kurtulması olası değildir. Sen bu işe yaramaz hayallere boşver güzelim!" diye araya giriyor beynimin ikinci yarısı.
.
İlk yarı bir çığlık atıyor:
.
"Haaayııırr! Sen beni şimdiye kadar hep böyle kandırdın! Yerleşiklik bana hiç de güven vermiyor. Hem alışkanlık dediğin nedir ha nedir? Diş fırçalamak, temiz bir yatakta uyumak, banyo yapmak, sabah-öğle-akşam yemek yemek, sinemaya-tiyatroya gitmek, kitap okumak, müzik dinlemek, arkadaşlarla buluşup tartışmak, bir işte çalışmak, statü sahibi olmak, sevgili bulunduğunda haftanın belli günlerinde sevişmek mi ha, Allah'ın cezası! Bunlar sana, "böyle olması gerekir" diye öğretilmiş, anlasana... Yalnızca temiz bir yatakta değil, otun, toprağın hatta suyun üzerinde bile uyuyabilir insan... Müziğini kendi yapabilir, kitabını yazabilir... Sevişmek mi dedin!? Bana sevişmek mi dedin!? Sen nereden bileceksin insanı zangır zangır titreten bir depremin ortasında açan "deprem gülü"nün kokusunu? Bu kokuyu içine çekmeyi? Çekip çekip o gülün tomurcuğuna dönüşmeyi? Nereden bileceksin! Senin gözkapaklarına dokunan oldu mu hiç!?.."
.
"Öyleyse SENİ TUTAN NE?"
.
" Beni tutan, 'bir yerlerde aynı çıplaklığı özleyen ve arayan, aynı gidişi düşleyen biri/birileri var mıdır' sorusu. Onu/onları almadan gitmek istemiyorum. Son ana kadar beklemem bundan."