Şiir ve edebiyat, hayatın bazen bakmayı
hiç istemediğimiz ayna yüzüdür.
O aynaya bakmaya cesareti olanlar,
hayatı değiştirme cesaretini de yüzlerinde
taşıyanlardır...............
***EMİNE BAŞA***
İletişim:eylulguz@gmail.com
*Sitedeki yazıların tüm hakları
ve sorumluluğu yazara aittir.
yazıların izin alınmadan veya yazara
atıf yapılmadan kopyalanması ve kullanılması
5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Yasası'na
göre suçtur.*
Öfkene alışkınım! Rengini sık sık göklere teslim etmene, Aphrodit'in elinden tutup kendini kıyıya vurmana, dövmene, kusmana... Ama sonsuzluğundan başlayıp yüreğinin tam ortalarına kadar sinsice ilerleyen ve seni tam ortadan ikiye bölen bu öfke!?.. Başka bir şey!..
Bu ne hâl DENİZ?! Bu ne ürkütücü bir çığlık?! Bu ne kabarma?! Bu ne kusma?! Gezegenin çöpünü kusmuşsun! Kusmuşsun da, bir tokat gibi patlatmışsın suratım(ız)a seni kirletişimizin delillerini.
Hâlâ miden bulanıyor, belli. Benim de!
Seninle dertleşmeye gelmiştim. Seni böyle çaresiz, pisliğin ortasında görünce vazgeçtim. Beni boşver! Her zamanki sayıklamalar, her zamanki iç çekişleri... Bakma sen, sıkılıyorum bazen kendimden; susmayı çok isterken susamadığım için... Bunca dertliyken gezegen sözcük savurmasından başka bir şey yapamadığım için...İnsanın kendini kaldırıp atası geliyor, asası geliyor, vurası geliyor!..
Hadi sen anlat bu defa, sen dök içini bana. Öfken saklamıyor çaresizliğini; ben seni tanıyorum DENİZ. Hadi anlat bana. Nedir seni böyle öfkelendiren?
-Hangi birini anlatayım ey benim dinleyenim? Daha birkaç ay önce ötelerde yaşayan büyükbabam okyanusun dalgalarında ölen üçyüz bin insandan mı başlayayım? Bu insanları öldürenin aslında büyükbabam değil de -insanların bilgisiz ve cahil kalmasında, hatta topyekûn ölmelerinde büyük yararlar gören- gezegenin eli kanlı yöneteni olduğundan mı söz edeyim? Gezegenin derinleri büyükbabam okyanusu içine aldı. Çatlaklarını, yarıklarını büyükbabamla doldurup fazlalıklarını yeniden püskürttü. Bu kadar basit! Çok sık olmasa da anormal sayılmayan bir doğal olay değil mi? Bir kaç saat öncesinden büyükbabamın kabaracağı, dev dalgalara dönüşeceği belli değil mi? Eli kanlı yöneten biliyordu. (O her şeyi bilir! ) Buna rağmen sadece orada bulunan üslerini haberdar edip kendi insanının canını kurtardı? Onca insanın ölmesine göz yummak demek değil mi bu? DENİZ'in nasıl öfkelenmesin?
- Onca insan da bilgisiz, cahil ve yoksul bırakılmayı sinelerine çekiyor ama ey benim dinleyenim. Sinelerine çekip çekip ölmeyi ve sürünmeyi bir kader haline getiriyorlar. On yaşındaki bir çocuk kadar da mı olamadılar? Okulda öğrendiği bir bilgiyı aklında dönendirip onlarca kişinin hayatını kurtaran o çocuk kadar da mı?.. Bu kadar mı dumura uğradı beyinler? Bu kadar mı izin verilir körleşmeye, sağırlaşmaya, dilsizleşmeye ey benim dinleyenim? DENİZ'in nasıl öfkelenmesin?
- Şimdi "yardım" adı altında sarsılan imajını tazelemeye çalışıyor eli kanlı yöneten. Erken uyarı sistemini kurmaya çalışıyormuş. Pöh! Göz boyamaktan başka bir şey olabilir mi bunun adı? Her geçen gün gelişen, geliştikçe saldırganlaşan bir korku paranoyasıyla silahlara yatırım yapmaktan başka bir şeyi görmüyor onun gözü. Gezegenin ekolojik dengesinin bozulmasında çok büyük bir rol oynadığı halde, böyle bir sorun yokmuş gibi davranıyor ey benim dinleyenim. DENİZ'in nasıl öfkelenmesin.
- Hangi birini anlatayım? İnsanoğlu ve insankadınının çarpık enerji kullanımı ve endüstrileşme hırsının ekolojik dengeyi nasıl bozduğunun en önemli tanığıyım ben. Ulaşım, ısınma ve sanayide fosil yakıtların kullanılmasından kaynaklanan ve atmosfere yayılan karbon dioksiti en çok büyükbabam okyanus emiyor ya, bu oran çok çok aşıldı ey benim dinleyenim. 30 ila 70 yıl içinde zirve noktasına çıkacak bu asitlenme. Okyanuslar 2100 yılında ise 400 milyon yıl önceki kadar asitli hale gelecek. Deniz canlılarının ölümü demek bu. Mercanların ölümü demek. DENİZ'in nasıl öfkelenmesin?
- Gezegenimizin atmosferi hızla kirleniyor ey benim dinleyenim. Atmoferin, güneşten gelen ışınları-ısıyı tutma yeteneği, gezegen insanının bilinçsizce saldığı gazlar yüzünden gün geçtikçe bozuluyor. Denizlerin, okyanusların ısı değeri değişiyor ve gezegen hızla küresel ısınmayadoğru gidiyor. Buzullar eriyecek, okyanuslar yükselecek, iklimler değişecek... Bu, görülmemiş fırtınalar, tsunami benzeri felâketler, kuraklık, açlık ve kaosdemek. DENİZ'in nasıl öfkelenmesin?
- Küresel ısınmada enerji kullanımının yüzde 49, endüstrileşmenin yüzde 24, ormansızlaştırmanın yüzde14, tarımın yüzde 13'lük payı var ey benim sevenim. Ve bütün bu kirlenmeye en büyük katkıyı yapan eli kanlı yöneten kılını bile kıpırdatmıyor. Oysa acil müdahaleyle gaz salımının yüzde 60 oranında azaltılması gerekiyor. Geçtiğimiz günlerde Tokyo'da ondört ülke tarafından imzalanan ve gaz salımının azaltılmasını öngören Kyoto Protokolü'nü bu eli kanlı yöneten, anlaşmanın ekonomik gücünü azaltacağını ileri sürerek imzalamadı. Peşinden koştuğu petrol gibi fosil yakıtlardan vazgeçmeye niyetli değil; Ortadoğu'yu kurcalamaya devam ediyor. Göz göre göre gezegen elden gidiyor ey benim dinleyenim. DENİZ'in nasıl öfkelenmesin?
- Her yıl 300 milyon ton tehlikeli atık açığa çıkıyor. Dünya ormanlarının yüzde 30'u yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Memelilerin dörtte biri, kuşların yüzde onikisinin soyları tükenmek üzere. İnsan ırkının hayatta kalabilmesi için ise bir ya da iki nesillik zaman kaldığını söylüyor bilim insanları. DENİZ'in nasıl öfkelenmesin? Nasıl korkmasın? Nasıl çaresiz bir bekleyişle siyaha kesmesin kendini? Nasıl, nasıl?..
- Yoruldum, git artık!
................. Önünde saygıyla eğiliyorum DENİZ! Beni affet! Ama ben kendimi insan olarak affetmeyeceğim!
Yağmur yağıyor. İri ve çığırtkan damlalar düşüyor gecenin düşlerine. Pencereyi sonuna kadar açtım, kapıyı kapattım! Odadaki bütün ışıkları karartıp mumları yaktım; nargileden bozma abajurun ölgün ışığını da... Seviyorum bu ışığı. İçimin renginde kırılıyor sızdığı yerlerden; bir köşede yaz-kış hep sonbahar gibi duran ağacımın dallarına konduruyor öpüşlerini. Bu öpüşleri sana benzetiyorum; yalnız, suskun, kaçkın, düşbaz, denizle yorgun ve şimdi yağmurla ıslak...
Yağmurla ıslak öpüşlere hazırlıyorum kendimi bu gece. Küçük bir meyve tabağı hazırladım, çerez iliştirdim yanına, kadehsiz yudumlamak için bir kayık şarapçısından alınmış kırmızı şarabım vardı özenle sakladığım, onu da açtım... "Bunu özel bir günde benim için iç," demişti, onunla bir geceyarısı söyleştiğimiz o yakamozlu gecede. "Köpek öldürür ama insana dokunmaz bu meret! Hele o insan uzaklara atmışsa yüreğinin bir kıyıcığını." Yüreğimin bir kıyıcığı yüzün, ortası sen, içi ateş...
Yakışsın diye yüzüne, yakışsın diye sana ve yakışsın diye ateşe Callas'ı koydum müzik kutusuna. Callas boşalınca zincirlerinden yüzün benim oldu. Denizde bırakmıştım martı gözlerini, deniz benim oldu, yağmur bahane. Zaten hep bir bahane yüreğim. Hep sen, hep bir yangın yeri... Gezegendeki bütün insanların gözyaşlarını birleştirsen, bulutların bütün damlalarını toplasan da yok, sönmüyor bu ateş!
Yağmur da boşaldı zincirlerinden. Bu ıslaklıkla üşüdü dallarım. Hemen topladım öpüşlerini. Üşümesin öpüşlerin. Çünkü üşüyünce öpüşlerin, yaprakların üzerindeki çiy taneleri dökülüyor. Yapraklara çiy tanesi yakışır!
Bir çiy tanesi bu akşam, ha düştü ha düşecek, toprağa karışıp börtü böceği besleyecek, yıllar değil ömrümüz geçiyor kapılardan, geçecek... Yaşadıklarımız -yaşayamadıklarımız en çok- ömrümüzün kapıları, o da gömülecek!
Üzerinde isim yazmayan bir kapı olmak isterdim aydınlık gözlerle itilip giriliveren. Hep aralık ve tanrı misafirine sevdalı... Kapının ardında koca bir sofra, sofrada rengârenk karanfiller ve tertemiz bir adalet... Tanrı misafiri mi dedim? Yanlış! Dünya misafiri... Yani, martının gözlerindeki kadim şiir! Ama kapıların üzerindeki isimlere meraklı insanlar. Güm güm vurmaya da... Karanlık gözlerle az kırıp girmediler içeriye! Girip girip az dağıtmadılar sofraları, girip girip az toplamadılar karanfilleri. Kokusunun unutulmaması bundan. Sakatlanmış ruh vazosu bu dünya!
Vazgeçtim kapı olmaktan! Kapının üzerine asabileceğim bir kartvizitim yok! Ve vurulmaya gücüm... Zaten börtü böcek olabileceğimden bile kuşkuluyum!
Benim kimsem de yok! Ne şeker yiyecek, ne de bisiklet çevirecek sokaklarda. Dağlarım var, bir de deniz... Onlar uzatıyor bazen badem şekerini. Denizinki yosun, dağlarınki kekik kokuyor. Bildik, alışıldık kokuların-tatların dışında, kekremsi, acı... Bildik, tanıdık kokular-tatlar olmayınca uykularım bölünüyor. Uykularım bölünmesin diye kimsenin elinden badem şekeri almıyorum ben de! "Tanımadığın insanların elinden bir şey alma," derdi annem. Yabancı yabancı bakan çirkin bir surat bu dünya! Ah yabancı gözlerim!
Saçmalıyorum, evet! Saçmalamayı bu okulda öğrendim. Dehanın okulunda... "Konuşmak çok şey öğretir insana, ama dehanın okulu yalnızlıktır," demiş ya biri. Kim? Hatırlamıyorum! (Hatırlamadığım ne çok şey var!) Ama gittim, seni alıp geri döndüm dehanın okuluna. Bildik, tanıdık bir kokuydun sen. Karanfil kokunu hiç unutmamıştım ki, sadece bir süre için gizlemiştim yüreğimin kuyusuna. Çıkarıp aldım kokuyu kuyudan. Öpüşlerini sakladığım o ışığın kuytusuna sakladım. (Kuyu kokusuz kaldı! Şimdi o uyuyamıyor yatağında. Kuyu başının çaresine baksın!)
Derslere daha coşkulu giriyorum artık ve daha az kırılgan... Hayır yanlış! Kırılganlık boyut değiştirdi. Şimdi nasıl anlatsam bunu?! Vazgeçtim anlatmaktan. Zaten dilimin olduğundan bile kuşkuluyum!
Hocalarımdan biri bir tavsiyede bulunmuştu görünce acı ve kekremsi tatlarla boğuştuğumu: "En çok özlediğin kim varsa ara, bul onu. O, uzaktan geçen görkemli geminin peşinde koşarken seni göremese de sen dene hayatı. Kendin için... Dene ki başlangıçlar oluşsun, bul ki kaybetmeye bahanen olsun. Hep bir bahane yüreğim... Hep bir... Ne? Bilmiyorum!
(Hocalarım bilge kişi. Burada öğrendiklerimi tahmin bile edemezsin. Sadece anlatabilmeyi öğrenemedim. "Anlatabilmeyi öğrendiğin gün, anlatacak hiç bir şeyin kalmayacak!" diyorlar.)
Bildiğim, en çok özlediğimin sen olduğu bütün bu zamanlar boyunca ve süreç kendini tamamladı. Zaman, seni alıp dağlara çıkma zamanıdır! Dağ mı dedim? Yanlış! Seni alıp denize düşme zamanıdır! Deniz, denizde döllemedi mi ipin ucunda bıraktığı sözlerini?
Şimdi özlem kaçmak ister mi dersin başka yüreklere bahane olmak için? "Eğer ben özlemişsem ve silmemişsem, o da özlemiş ve silmemiştir," diyorum. "Görkemli geminin ardından koşarken bile beni aramıştır." Bahaneye bak! Bahaneler ve gerekçeler... Uydurduklarıma inanmayı da bu okulda öğrendim. Örneğin:
büyümüşsün
yüzünün çizgileri oturmuş
durulmuşsun
sözlerin
-sözlerini hep sevdim-
yaşamın dikenine tutkun
ama hala çığlık çığlığa utangaç
avaz avaz suskun
gözlerin
-gözlerini hep sevdim-
nehirler boyu acı
denize düşen çocuk
ah martı
Hem utangaç, hem çocuk, hem de suskun olup böyle ateş gibi yakmayı nasıl beceriyorsun?
Hadi yağmurumdan geç!
2. GÜN / Deniz Kapısı
Seni alıp gelmemin üzerinden saatler geçti; nazlı sarmaşıklar dolandı dehanın okulundaki o huzur dolu bahçeye. Haziran gölgelendirdi yanmaktan kavrulmuş o iki kapının hâlâ yerinde duran heybetini. Sen ve ben olarak çizilen resmin en göz alıcı figürü o kapılar. Yalnızca gören gözlere bakan, gören gözlere kendini açan, yabancılaşmamış bir devasa A-Ş-K...
Kaç defa geçtiğimi anımsamadığım o kapılarda öğrendim hayatın beklemek ve ummaktan ibaret olduğunu. Sen ve ben kapısında ağlarını ören örümcekleri kaç defa temizlediğimi hatırlamıyorum bile. Ama o örümcekleri temizlemek de sana yakın olmaktı, sana yakın olmaksa kendime bir karanfil vermekti her defasında. Karanfillerim vazoda birikti. Hâlâ karanfil topluyorum şimdi oturduğum şu sahilde.
Gelmeyeceksin biliyorum: Görkemli geminin ardında kimbilir nasıl çırpınıyorsundur Yok Ülke'yi bulabilmek için, nasıl bir heyecanla açılıyorsundur enginlere. Bu çırpınışlarının sesini duymak için geliyorum her gün aynı saatte içimi sağaltan şu sahile.
Duyuyorum sesini! Sessiz yıldırımlar geçiyor anlatamadığın her bir hecenin içinden; Dünya'nın yangını, kiri-pası geçiyor; hırlısı-hırsızı, kansızı-kanlısı, kalleşi-katili, aşksızı-aşksızlaştırıcısı geçiyor. Ve Musa'nın asasına öykünen ellerinin çaresizliğinde patlıyor. Keşke bu kadar kolay olsaydı mucizenin rengine damlamak!
Ama benim içime damlıyorsun, tıpkı bir ressamın gözeneklerini doldurmaya çalıştığı tuval gibi dolduruyorsun tenimi. Renksizliğim karanfilleniyor; beni benliyorsun, benekliyorsun, beklemelerimi beklentisizliğe yatırıp dinlendiriyorsun. Ve A-Ş-K, aşksızlaştırıcılara inat orada büyütüyor da hecesini, ortadan ikiye bölüveriyor o derin suları.
Geçilemeyecek sanılan karşı kıyı şimdi ne kadar yakın! Nasıl da üstüne kapanmış deniz, alıverip içine kötülükleri. Karşı kıyıda sen, bu yakada ben ve bütün dünya... Bu mucizeyi gerçekleştiren sensin A-Ş-K!
Hava bozdu, sahil karıştı! Karanfillerle süslediğim mucizemi alıp gidiyorum ben; dehanın okulundaki o iki kapının üzerine asacağım.
Ellerinin arasından gözlerimdeki siyah sızdı. Boncuk boncuk yürüdü sürme. Kadim zamanlardan kalma ekşi nefesin bunalttı içimi. Öyle bir abandın ki omuzlarıma, çıt çıt sesleri... Bildim seni HAYAT!
Bildim seni...
Islaklığının arasından tenimdeki bülbül coştu. Meltem meltem salındı haz. Derin ve mavi söylencelerden kalma yosun nefesin açtırdı çiçeklerimi. Öyle bir girdin ki hücrelerime, de ki bir aşık eli... Bildim seni DENİZ!
De git! Yıkıl karşımdan HAYAT! Başka ocakları söndür. Çıkışsızlığı ve sızlanmayı tanrı kelâmı belleyenleri yık, yak... Egomu ve öfkemi bana bırak. Yanaklarıma sürmenin yol haritasını çizsen de omuzlarımı çıtır çıtır ezsen de nafile! Beni indiremeyeceksin!
DENİZ'le oynaştayım. Sana inat ona kırıtıyorum. Onun kollarında inliyorum. Mayıs doğurmuş; ben DENİZ'e doğurmak için kıvranıyorum.
Öp beni DENİZ! Görsün HAYAT öpüşmenin nasıl olduğunu. Dol ağzımın içine. Boğulayım! Boğulurken bütün tatlarını götüreyim dilimin ucunda. Dilimin ucu pembe ve utangaç duyarga... Sahici ve ayırt edici ve fallusla bozulmamış ve ilk zamanların nahif güdüsü... Bu güdüyle ben de seni boğayım! Islansın bütün mahlûkatın. Hep birlikte ıslanalım giderken... Gömelim sahteleşmiş ve kendini bir şey sanan erk'ek kabartısının resmini. Gömülelim... Öp beni!
İndir beni DENİZ! Erisin üstümdeki tüm elbiseler. Ya da sen soy beni. Evet evet sen soy en iyisi. Damla uçlarınla dokunarak usul usul... Hantal, işlevsiz, kaba, kadınlık ve erkeklik biyeleriyle süslü elbisemin askılarını indir yavaş yavaş. Omuzlarımda buselerini tutuşturursan hissetmem fermuarın pas tutmuş dişlilerini. Zorla o fermuarı. Hatta parçala, yırt at... Kurtar beni bu elbisenin çirkinliğinden.
Yetmez! Altta bir kombinazon var. Siyah! Aile, devlet, mülkiyet pullarıyla işlenmiş, şık... Hadi, çıkart DENİZ! Çırılçıplak bırak beni. Elbiseyle sevişemem! Çırılçıplak sevişelim! Bütün sevişmeler çıplak olur, ama çırılçıplak olmaz DENİZ. Çıplaklık saklar elbiseleri. Çıkarttığını sanırsın. Soyduğunu ve seviştiğini... Biri altta biri üstte, git gel... Biri erk'ekliğin ispatı, diğeri görevinin vicdanı. Veya yarına kalmayan hayvani gel geç hazzı...
Biz seninle çırılçıplak sevişelim. Çünkü ben de soyacağım seni. Bütün kirlerinden arındıracağım. Dudaklarımdan oksijen, ellerimden güneş üfleyeceğim. Saçlarımı deniz minarelerine sürteceğim. Oksijen ve güneş üfleyince damlaların parıldayacak. İlk doğumlarındaki saflıklarıyla deniz minareleri kalkacak yattığı yerden. Bu kalkmayla aşk aşkınlaşacak. Sonra uçacak tenimizdeki bülbül.
Bildim seni!
Islaklığının arasından tenimdeki bülbül coştu. Meltem meltem salındı haz. Derin ve mavi söylencelerden kalma yosun nefesin açtırdı çiçeklerimi. Öyle bir girdin ki hücrelerime, de ki bir aşık eli... Bildim seni DENİZ!
Bükme dudaklarını DENİZ. Ben seni unutmadım. Büktükçe sen dudaklarını, gülümün de boynu bükülüyor saksısında.
Yapma!
Kanımla suluyorum onu ben, bu yüzden mavi. Canımla seviyorum onu ben, bu yüzden kokladıkça sen. Etimle okşuyorum onu ben, bu yüzden dikenleri tuz.
Saran ama boğmayan mavi…
Uçan ama çıkmayan koku…
Yakan ama batmayan tuz…
Ah Mavim Gül! Ah uzağı yakın eden avuntu! Ah DENİZ! Ben seni unutmadım!
Unut(ul)mak var ya unut(ul)mak,
bir sehpaya tekme atanın gölgesinde uyumak
ya da bir çınarın gölgesinin düşmemesi memlekete.
Çok şükür, cellat beşiğine kıvrılmadı uykumuz.
Çok şükür, çınarlar altında hâlâ şiir yazar şairin çocukları.
Çok şükür, çürümemiş karanfil toplar hâlâ memleketten.
Karanfil yerine mavi gül yetiştiriyorum şaire, hey!
Umudun rengi mavi, alsın koysun çınarının gölgesine.
Beni koysun, ah DENİZ seni koysun.
Bu bozulmamış simya yakışır karanfillerine.
Çok şükür, ben seni unutmadım DENİZ. Mavim Gül’le her akşam aşk içiyorum dudaklarından. Ah, aşk içiyorum da yağmur kıskanıyor, kara bulutlarını alıp da geliyor, gelip de vuruyor pencereme. Bırak sevgilinin o yüreksiz, o korkak ıssızlığını! Ben Mavim Gül’le her akşam aşk… Ah Aşk! Ha arabesk ha yarım, öznesi değişken unutulmaya köle… Ne fark eder!? Delse, delip de geçse, ten yalnız büyüse… Ne fark eder!? Aşksa sarmalanır ruhun üşümüş elleri. Bir sökük hırka sırtı ısıtır düş nakışıyla. Yalnızlık utanır akşamı vurduğuna.
Bükme dudaklarını öyle. Aşksa tamamlanır dudağının kenarından düşen. Bakarsın, bir sarhoş şarap öper düş ağzıyla ya da bir martının kanadı değer, ufkunun içi titrer . Bir gemi gövdeni çizer, ince bir köpük sızar derinlerine. Derinlerin düş dolar, derinlerin ısınır o şarkıyla. Yalnızlık utanır yarım kaldığına.
Çok şükür, ben seni unutmadım DENİZ. Mavim Gül’le her akşam, ama her akşam, upuzun söyleşiler yapıyorum sen niyetine. Gizlim değiyor teninin gizlisine. Ötesi ne ki!? Tenim teninin, ruhum derininin içinde köpük… Ötesi ne!? Çatırdıyor dünya orta yerinden, kendi doğurduğunu yiyen hayvanlar gibiye dönüyor döndükçe güneşin çevresinde. Kusuyor bir yandan, geri tepiyor açgözlülükle midesine doldurduğu her şey, krizi patlıyor hiç kalmamış suratında… Ah ötesi ne!? Çırılçıplak bir Adem, çırılçıplak bir Havva kalana kadar kusacak, ötesi ne!?
Çok şükür ben seni unutmadım. Yanına gelemiyorsam ve Mavim Gül’ü seviyorsam her akşam sen niyetine ve dünya yıkılıp kalmışken ve senle ben durmadan bir hayat yapıyorsak kendimize ve umudu mavi ekiyorsak toprağa ve saksı da olsa büyüyorsa gül…